27.05.2022, 00:42

Zehirli kimlikler ülkesinde siyasetsiz siyaset

12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonraki Özal’lı yıllar. Alevi kimliğinde hafiften kıpırdanmaların başladığı yıllar aynı zamanda. Benim doğup büyüdüğüm Tekke Köyü’nde bulunan Tekke’nin/Dergâhın dernekleşerek faaliyetlerine başlaması bu kıpırdanış alametleri arasında sayılabilir ki bu da aynı yıllara denk gelir. Her ne kadar bu faaliyetler aleni bir biçimde yürütülmeye başlanmış olsa da, aynı yıllarda hala Alevi olduğunun kamusal olarak bilinir olmasından korkunun devam ettiği de yıllar. Köyün sözü dinlenir, bilgisine itibar edilir ve sohbeti tatlı kişilerinden Hatıp namlı kişi aynı zamanda benim halamın eşiydi. Hatıp namı O’nun benim rahle-i tedrisinden geçtiğim köyün imamı Durali Hoca’dan önce köye fahri olarak İmamlık ve Hatiplik yapmış olmasından geliyordu. Rivayet odur ki, kendisini ilme vermiş, inanmış bir Hatip olarak devletten maaş almamış. Maaş almamasının nedeni sahiden de inanmış olmasından mı, yoksa o zamanlar devletin her köy imamına maaş bağlama kuralının olmamasından mı kaynaklıdır bilinmez ama sahiden de ilmi kuvvetliydi. En azından bana o zamanlar öyle görünürdü. Bir yandan Sünni inancının akaidine uygun olarak bir süreliğine de olsa imam ve hatiplik yapmış olsa da, Kur’an’ın lafzi/zahiri anlamından ziyade batıni[1] anlamına ermeye çalışırdı. Batın anlamına yönelik anlattığı pek çok meseli hayal meyal anımsarım ama bir şeyi hiç unutmam: Kendisini dinlerken çocuk denecek yaşta olmama rağmen, her karşılaşmamızda büyük bir ciddiyetle anlatırdı anlattıklarını. Ne var ki, her anlattığı hakikat ya da meselden sonra, mutlaka “girdiğin ortamlarda Alevi-Bektaşi olduğunu hemen açık etme, önce ortamı tart, sonra kendini açık et!” diyerek uyarırdı.

Bu uyarıyı Hatıp Dedenin her sözüne sonsuz itimadı olan babamdan da sıklıkla duydum yıllarca. Ne var ki, coğrafya kaderdir, Antalya’nın Elmalı ilçesinin Tekke Köyü yüzlerce yıllık bir Tekke’dir ve bu köyde doğup büyümüş olan birisinin kendisini saklamasının imkân ve ihtimali yoktur. Bu gerçeği elbette bilmez değillerdi hem babam hem de Hatıp Dede. Bu gerçeği biliyor olmalarına rağmen, yine de bu uyarıyı sıklıkla tekrar etmelerinin nedeni, bir farkındalığa işaret etmekti. Zira bu uyarının ardından, kendilerine bazı ortamlarda söylenen “yakışıksız”[2] lafları nasıl bertaraf ettiklerine dair gurur verici örnekler gelirdi. Bu örnekler, sıklıkla rivayete dayanırdı. İşte kimliği oluşturan, kökleştiren, kemikleştiren ve bu kimliğe “neliğini” veren diğer kimlikleri dışarı atan rivayetler bunlar. Tuhaf olan şuydu: Bir yandan içinde yaşadıkları toplumun hegemonik Sünni mezhebinin gazabından korkup, diğer yandan bu mezhebin mensupları karşısında kendi kimliklerinin göğsünü gererek savunulmasını salık veriyorlardı. Bu paradoksal gibi görünen duruma bir paradoks daha ekliyordu babam sıklıkla. Mezhebinden dolayı dışlandığı, dışlanma ihtimalini sürekli akılda tuttuğu bir ülke için bana “vatanına milletine hayırlı evlat ol”mamı salık veriyordu. Elbette bu tavsiye bana o zamanlar sıradan görünüyordu, ancak geçmişe şimdiki deneyim, bilgi ve birikimimle baktığım zaman bunun nasıl bir patalojik özne bilinci olduğunun iyice ayırdına varıyorum. Zira seni tanımayan, seni sürekli dışlayan, inancını aşağılayan Sünni inancının hâkim olduğu bir ülkeye nasıl bir fayda sağlayabilirdin? Elbette bu bir yandan da var olma ve kendin olarak var kalma savaşıydı. Aleviler-Bektaşiler yüzyıllardan beri bu toplumun içinde bu paradoksal savaşı vermeye devam ediyorlar.

‘POLİSE TAŞ ATAN ÇOCUKLAR’ SÖYLEMİ VE ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Bana özellikle Batı Anadolu Alevi-Bektaşilerinin yaşadığı bir paradoks daha ziyadesiyle anlaşılmaz gelmiştir hep. Bunu olabildiğince açık bir biçimde aktarabilmem için yine doğup büyüdüğüm köyümde bir yakın akrabamla aramda geçen tartışmadan örnek vermem gerekiyor. Tarihler bu defa 2000’li yılların ortaları. Sanırım 2006 yılının yaz ayları. 15 Şubat 2006’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının yıldönümünde Cizre’de yapılan eylemlerde çocukların polise taş atması sonucunda Türkiye ana akım medyası toplumun diline yeni bir klişe kazandırmıştı: “Polise taş atan çocuklar”.[3] Bu klişe yerli yersiz Güneydoğu’da ortaya çıkan her benzer olay için uzunca süre kullanıldı. Elbette bu klişe aynı zamanda devletin resmi ideolojisine yerleşmiş “Kürt sorunu” söylemini ve Kürt düşmanlığını da meşrulaştıran temel araçlardan birisi olarak da kullanıldı. Sanırım bu olaylarla ilgili olarak çocukların bir şekilde anlayışla karşılanması gerektiğini, çocukların bu türde çatışmalı olaylarda en masum taraf olduğunu anlatmaya çalışırken, amca diye hitap ettiğim yakın akrabamız aklımı ve vicdanımı dumur eden bir tepkiyle karşılık vermişti bu yorumuma: “Bunların üzerine çoluk çocuk demeden atom bombası atmak lazım”. Olabildiğince serinkanlı kalmaya çalışarak, bu devletin resmi ideolojisinin temel ötekilerinden birisi olarak, yıllarca ayrımcılığa uğramış, anadilinde konuşmasına izin verilmemiş bir etnik gruba yönelik bu düşmanca tavrı anlamakta güçlük çektiğimi anlatmaya çalıştım. Ama nafile, bir türlü anlatmayı başaramadım. Tartıştığım halim selim, ilk bakışta ensesine vur al ekmeğini görünümündeki kişiyi bu denli canavarca hislerle söz konusu etnik gruba çoluk çocuk demeden düşman eden nedir acaba diye kendi kendime sordum hep. Bahse konu kişinin görünürdeki savunusu “Onların” vatanı bölmek için terör eylemleri yapıyor olmasıydı. Bu nedenle, bu emellerini çocuklarına da aktardıkları için, çoluk çocuk katledilmelerinde bir beis yoktu. Kendileri (yani Aleviler ise) hep dışlandıkları halde, hiçbir zaman ayrı bir devlet kurma, yani devletin bütünlüğünü bozma girişiminde bulunmamışlardı. Ama sadakat duydukları devletin derinlerindeki güçler Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da kendi soydaşlarının katledilmesi için organizasyonlar düzenlemişler; devletin yüzeyindeki güçler ise bu katliamlara seyirci kalmışlar ne gam. Devlettir, ne yaptıysa vardır bir hikmet.

TÜRK KİMLİĞİNİ KEMİKLEŞTİRMEK VE DÜŞMANLAŞTIRMAK…

Etnik kökeni Türk, mezhebi Alevi-Bektaşi olan bir kişinin yaşadığı tüm ayrımcılıklara rağmen, aynı ayrımcılıkları deneyimlemiş ve deneyimlemeye devam eden farklı bir etnik kimliğe karşı hissettiği düşmanlığı bugün ancak tek bir şekilde anlamlandırabiliyorum: Toksik milliyetçilik. Milliyetçilik modern bir ideoloji. Monarşilerin bileşenleri olan farklı toplulukları millet çatısı altında birleştiren ve bu çerçevede yeni devletler oluşturan modern bir ideoloji. Bu çerçevede, topluluk onuru emperyalist güçlerin işgaliyle örselenmiş bir Türk etnik kimliğinin yeniden özgüven kazanabilmesi ve dağınık bir halklar topluluğundan homojen bir ulus yaratmak için mistik denebilecek bir tine ihtiyaç duyulmuştur. Bu mistik tini güçlendirecek, topluluğun özgüvenini yükseltecek, içinde yaşadığı coğrafyayı ve coğrafyanın mensuplarını “muasır medeniyetler seviyesine” yükseltecek olumlu özelliklerin bu topluluğa atfedilmesi de normal. Zira insan denilen canlıyı ve onun mensup olduğu topluluğu bir ideale inandırmazsanız çabucak dağılabilir. Ancak kuruluşundan günümüze oluşturulmuş bir Türk kimliğini kemikleştirebilmek ve toplum içindeki bütün sınıfsal farkları bu kimlik altında eritebilmeye çalışırken, bu kimlik toplumun bütün farklı unsurlarına yönelen düşmanlıklar tarafından da zehirlenmiştir. Bu zehri bünyesinde biriktiren Türk kimliği bugün toksik bir milliyetçilikle maluldür. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir yandan “Türk övün çalış güven” derken diğer yandan “yurtta sulh cihanda sulh” demesinin başlıca nedeni belki de, bir yandan milli onuru güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da ulusal ve uluslararası alanda düşmanlıkları azaltmaya çalışmaktı. Ancak bunun günümüzde çok da tutmadığını görüyoruz. Ulusal onur artık övünülecek bir şey kalmadığı için sadece düşmanlığa dayanır hale gelmiştir. Zira ulusu oluşturan yurttaşlar her geçen gün ülkelerinden umudunu kesmektedir.

Türkiye toplumunun başat iki kimliğinden birisi Türklükse diğeri de Sünni Müslümanlıktır. Sünni Müslümanlık paradoksal bir biçimde laik Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse resmi dinidir. Zira bu resmi dinin resmi tebliğcisi Anayasal olarak kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Sünni Müslümanlık, bir yandan devletin resmi anayasal kuruluşu tarafından sevk ve idare edilirken, diğer yandan bu dine mensup kitleler tarafından kimlik olarak sahiplenilmiştir. Buna kimlik dememin nedeni, dinin inanılan ve tanrıyla kul arasında vuku bulan bir şey olmaktan uzun zamandır çıkmış olmasıdır. Bütün kimlikler gibi, korku, düşmanlık ve husumet üzerinden kurulmuştur bu kimliğin temeli. Bu kimliğe göre Müslüman olmayan bütün inananlar düşmandır; en iyi ihtimalle Müslüman olarak kabul edilmeyenlerin varlığından, inanış biçiminden, örf-adetlerinden, ritüellerinden sakınılması hatta bunların yaşanmasının fiilen engellenmesi gerekir. Zira bu inanışın gereğidir. Bu Sünni Müslümanlık kimliğini artık Tanrı ve Tanrının yarattığına inanılan canlılara karşı sevgi değil, bilakis düşmanlık ve korku beslemektedir. Bu korku ve düşmanlık bu kimliği de ağır bir şekilde uzun zamandır zehirlemektedir. Bu zehrin dozunu var olan iktidar kişisel çıkarları, ikbali ve istikbalini garantiye almak için dilediği gibi ayarlamaktadır. Dilediğine zındık, dilediğine kâfir, dilediğine sapkın diyerek Sünni Müslümanlığın çerçevesini sevgi ve diğerkâmlıkla değil de, husumetle sınırlamaktadır. Bu elbette sadece bugünün iktidarının uyguladığı bir şey değildir. Ancak bugünün iktidarını öncekilerden ayıran en temel fark, Sünni Müslümanlığın “sevgi dini” olduğunu iddia eden içeriden hiçbir sesin neredeyse kalmamış olmasıdır. Eskiden “Müslümanlık sevgi dinidir” diye iddia ederek tebliğde bulunmaya kalkışabilecek istisnai cemaat ya da tarikat liderleri var olabilirken, şimdi Sünni Müslümanlığı tanımlayan çerçeveyi de iktidarın tek temsilcisi haline gelmiş olan kişi ve onun bendeleri çizmektedir. Sünni Müslümanlık, artık bu toplumu ciddi şekilde zehirleyen iki temel toksik kimlik haline gelmiştir ve bu koşullar altında toplumsal alandaki siyaset Sünni Müslümanlık ve Türklük kimlikleri tarafından ağır şekilde zehirlendiği için imkânsız hale gelmiştir. Toplum siyasetsiz siyaset yapmaya çalışan politikacıların kuyruğuna takılmış, geleceğini ve sahici hikâyelerini aramaktadır. Bu koşullar altında yeni hikâyeler bulmanın imkânı kalmamıştır.

KILIÇDAROĞLU’NUN CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI NE ANLAMA GELİYOR?

Bütün bu ahval ve şerait altında Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası Cumhurbaşkanı adaylığı ve olası seçilmesi, Türkiye toplumunu yıllardan beri zehirleyen, toplumun içinde farklı kimliklerin yeşermesini engelleyen, hatta dünyayla, doğayla kurduğu ilişki biçimleri ve normları nedeniyle doğanın, ekosistemin, yaşam kültürlerinin de çoraklaşmasına yol açan baskın ve zehirli Türklük ve Müslümanlık kimliğinden arınması için tarihi bir fırsattır. Bu tarihi fırsat aynı zamanda da, uzunca zamandır kimlik siyasetleri nedeniyle zedelenmiş olan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin yeniden tesis edilmesi için de kullanılabilir. Zira uzun yıllar Alevi-Kürt kimlikli bir yurttaş olarak uyruğuna anayasal olarak bağlı olduğu bir devlete hem bürokrat hem siyasetçi olarak hizmet etmiş bir kişinin Cumhurbaşkanı adayı olmasının kimliğinden dolayı neredeyse imkânsız olduğunu iddia etmenin ne ahlaki ne de hukuki olarak uygun olmadığını da ispat edecektir Kılıçdaroğlu’nun adaylığı. Kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun aday olmaması gerektiğini savunanlar memleket gerçeklerinden, ülkenin içine düşürüldüğü kutuplaşma çukurundan dem vuruyorlar. Ancak siyaset, değişim, geniş halk kitlelerine umut veren yeni hikâyeler yaratabilmek biraz da cesaret işidir. Yıllardan beri CHP ve Kılıçdaroğlu yeterince cesur davranmamakla suçlandı durdu. Bu tarihsel kırılma noktasında Kılıçdaroğlu’nun adaylığının desteklenmesi hem bir cesaret örneği, hem de meram edilen güçlendirilmiş parlamenter demokrasinin temelinde yatan anayasal eşit yurttaşlık ilkesinin de yeniden tahkim edilmesi için tarihsel bir fırsattır. Bazen bütün iddialar karşısında şu cesur çıkışı yapmak, içine düştüğümüz karanlığı aydınlatmak için yakılan bir ilk mum işlevi görebilir: “Velev ki Alevi’yim, velev ki Kürd’üm, velev ki Ermeni’yim, velev ki Rum’um, velev ki eşcinselim… Ben bu ülkenin hakları anayasa tarafından garanti altına alınmış eşit bir yurttaşıyım. Benim kim ya da ne olduğumdan SANA NE!”

[1] Sünni inancının dışındaki heterodoks mezheplerin bazıları, Kur’an’ın içinde derin anlamı sakladığını düşünür. Görünürdeki, lafzi-zahiri anlamı asıl anlamı değildir. Batın (gizil) anlamı kavrayabilmek için özellikle Bektaşilikte, Melamilikte, Batınilikte aşılması gereken dört kapı vardır. Bunlar, Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kapılarıdır. Konuyla ilgili başlangıç düzeyinde bilgi için bkz. İsmet Zeki Eyuboğlu (1990). Bütün Yönleriyle Tasavvuf Tarikatlar ve Mezhepler Tarihi, İstanbul: Der Yayınları

[2] “Mum söndü”, “Alevinin kestiği-pişirdiği yenmez” gibi klişeler bilinen en yaygın yakışıksız yakıştırmalardır.

[3] Konuyla ilgili olarak detaylı bir inceleme için şu kaynağa başvurulabilir: Tezcan Durna ve Çağla Kubilay (2010). “Basının Şiddeti: Siyasal Gösterilerde ‘Polise Taş Atan Çocuklar Örneği”, SBF Dergisi, 65(3).

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Yorumlar (0)
19
açık