22.05.2022, 10:38

Vasatlıklar içinde…

Bu hafta sinema salonlarına uğrayan sekiz film arasından yazacak düzgün yapım bulmak zor. Zaten kötü olduğunu düşündükleri ya da eleştirmenlerin dedikleri umurlarında olmadığı için haylidir filmlerin çoğuna basın gösterimi de yapılmıyor. Ama öte yandan hem vizyon salonlarında hem de dijital platformlarda durmadan yeni içeriklerle karşılaşıyoruz. Haliyle bu içeriklere dair birkaç kelam etme ihtiyacı da hasıl oluyor. Ama bazen gerçekten de bir şeyler söylemek zorunda kaldığımız için söylüyoruz gibi hissetmemek elde değil.

Bu hafta da yazacak bir şeyler bulma umuduyla dijital platformlar arasında bir gezintiye çıktım. Bir süre dolaştıktan sonra pandemi talihsizliğine uğrayan yapımlardan birisine denk geldim. 2020 tarihli “The Hunt” (Av), 13 Mart 2020’de ABD’de vizyona girmiş ama pandemiden dolayı pek görünür olamamıştı. Netflix bu filmi iki yıl sonra seyircinin dikkatine sunuyor. “Arınma Gecesi” serisini andıran bir teması var “Av”ın, ama kendisini ayrıştırmayı başarıyor. Amerikan kamuoyu, bir gurup zenginin yoksulları kaçırıp bir malikanenin arazisine bıraktığına ve sonra da avladığına inanmaktadır. Bu bilginin ardından kendimizi bir uçağın içinde buluruz ve böyle bir fantezinin gerçek olduğunu anlarız.

Bir gurup ‘liberal’ (vurgu filmin yaratıcılarına ait) zengin, bazı insanları ülkenin dört bir yanından toplamış av sahasına götürüyordur. Ardından karakterlerimizi bir arazinin ortasında görürüz ki bu da bize fazlasıyla “Açlık Oyunları”nın açılış sahnesini çağrıştırıyor. Ellerine birer silah verilen karakterlerin çoğu kendilerini koruma fırsatı bulamadan öldürülüyor. Biri hariç. Tehdidin ciddiyetini anlayan Crystal adlı eski bir asker bir biçimde hayatta kalmayı ve avcıları av haline getirmeyi başarıyor. Tabii asıl olarak bu organizasyonun sahibi Athena’dan intikam almayı da kafasına koyuyor. Yukarıda andığım filmler dışında George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” romanına da hayli göndermelerde bulunan filmin aksiyon yönünden bir sıkıntısı yok.

Ama Damon Lindelof ve Nick Cuse ikilisinin yazıp Craig Zobel’in yönettiği filmin politik metninin hayli sıkıntılı olduğunu düşünmek için çokça neden var. Filmin yaratıcıları yeni nesil züppe zenginlerin şımarıklığını, bütün dünyayı kendilerinin sanan tavırlarını referans alıyorlar ama “politik doğruculuğu” mahkum etmek adına politik doğruları da merkeze koyuyorlar sanki. Örneğin benzincideki bembeyaz katillerin siyah kelimesine karşı hassasiyetleriyle kafa bulunuyor. Kimlerin kaçırılacağına dair muhabbette siyah birisinin olmasına dair söylencelerin böyle yorumlanması hayli olası. Sanki politik doğruculuğu bu sınıfın bir hassasiyetiymiş gibi gösteriyor yapım. Alttan alta “züppe işi” mi demeye getiriyor.

Öte yandan, mağdurların bembeyaz insanlar olması ve tabii ki esas kahramanımızın sarışın, Afganistan gazisi bir kadından seçilmesi de cabası. Bütün bunlar bir ironiyse hayli kötü. Değilse daha da kötü. Ama filmin Türkiye listesinde bir numaraya yükseldiğini de belirtelim.

Bu hafta Netflix’e düşen bir başka yapıma dair de birkaç kelam etmeden geçmeyelim. Çünkü yazacak malzeme ararken yolumuz ona da düştü. “Toscana”, Netflix’in artık ana akım bir televizyon kanalına dönüştüğünün kanıtlarından birisi olarak düşünülebilir. Çünkü neresinden baksanız bir televizyon filminden hallice duruyor. Hem konusu itibarıyla hem görsel tercihleriyle hem de oyunculuklarıyla.

İkinci uzun metraj filmini çeken Mehdi Avaz, platformun turizm temasıyla hayli uyumlu bir yapıma imza atıyor. Adından da anlaşılacağı gibi İtalya’nın yeme, içme ve turizm merkezlerinden Toscana’da geçiyor filmin büyük kısmı. Michelin yıldızlı şefimiz Theo tahmin edileceği üzere kendine ve mesleğine yabancılaşmıştır. Artık yemeklere de duygusuzca yaklaşan, elemanlarına sert davranan bir iş insanına dönüşmüştür. Bir gün yıllardır görmediği babasının öldüğünü ve ona Toscana’da eski bir şato ile arazi bıraktığını öğrenir. Mirasını satmak için buraya giden ve Sophia ile tanışan Theo tabi ki Akdeniz’in sıcaklığına karşı koyamaz ve yeniden insan olduğunu hatırlar.

Film baba problemi, mesleki yabancılaşma, sevgisizlik gibi genel geçer temalar ekseninde dolaşması yetmiyormuş gibi gerçekten “yemeklerin içine sevgiyi de katmamız” gerektiğini salık veriyor. Ama klişe seven seyirci sayısını küçümsememek lazım. Dolayısıyla bol klişeye ihtiyacınız olduğu bir anda izleyebilirsiniz. Toscana manzaraları da cabası.

Yorumlar (0)
19
açık