04.08.2022, 12:58

Üniversiteler çoraklaşırken rektör egoları semiriyor

Doksanlı yılların ortaları, tam da bu zamanlar. Üniversite sınavlarının kısaltılmış adları o zamanlar ÖSS ve ÖYS idi. ÖYS’ye girerken aynı zamanda tercihleri de yapıyordunuz. Şimdi olduğu gibi puanınızı aldıktan sonra üniversitelerin, tercih etmeyi düşündüğünüz bölümlerini ziyaret ederek, ilgili kişilerden bilgiler almak mümkün değildi. Hele de şimdi olduğu gibi her mahallede özel üniversite, pardon “vakıf üniversitesi” yoktu. Hele hele bu mahallelerdeki özel üniversitelerin müşteri, yine pardon, öğrenci toplamak için tanıtım günleri hiç yoktu. Sınava girerken yaptığınız tercihlerden birisi, sınavda göstereceğiniz performans sonucunda değiştirilemez bir şekilde karşınıza sürprizli olarak çıkardı. Neyse şimdi uzattıkça mesele çetrefilleşecek, okuyucu bu mahrumiyet durumuna “ah nerde o eski günler ya da üniversiteler” dercesine nostaljik bir özlem duyduğumu zannedecek. Hiç öyle bir özlem duymuyorum kuşkusuz.

NİTELİĞİ KUŞKULU ÜNİVERSİTELERİN BAŞINDAKİ REKTÖRLER

Bizim zamanımızda da dershaneler vardı, sanki okullarda eğitim verilmiyormuş gibi dershaneye gitmeden üniversite kazanmak neredeyse imkânsızdı. Tercihlerinizi yine bir rehber öğretmenle yapardınız. Ancak gerçekten de şimdi olduğu kadar uzun uzun tanıtım günleri yapılmazdı üniversitelerle ilgili olarak, üniversitelere belirli liselerden geziler düzenlenmezdi. Her şey sürprizliydi. Bütün sürprizler gibi bu işin de iyi yanı kadar kötü yanı da vardı. Kazandığınız bölümün bulunduğu kampüsü ilk gördüğünüzde sürprizin içeriği belli olurdu. Benim esas anlatmak istediğim, niye bu sürprizli durumun ortadan kalktığı değil; zira bu sınava taşradan giren pek çok genç için sürprizli durum devam ediyor. Web sitelerinden bile olsa gitmek istediği üniversiteyi görmeden, bilmeden tercih etmek zorunda kalan pek çok genç var bu coğrafyada hala. Anlatmak istediğim konu, bu kadar çok üniversite içinde ve bu kadar cilalı tanıtımlar sonucunda girildiği zaman nitelikli bir akademik eğitim almanın mümkün olup olmadığı ve bu niteliği kuşkulu üniversitelerin başlarına getirilen rektörlerin bu nitelik sorununu ne kadar dert edindiği. Baştan belirtmek isterim ki, nitelik sadece niteliği kuşkulu çok yayının yapılmasından ibaret değil. Pek çok parametrenin devrede olması gerekiyor. Hele de son yıllarda yazılan tezlerin pek çoğu özgünlük sorunu yaşarken, daha da çoğunun intihalden mustarip olduğu ortadayken. Tam da bu nedenle üniversitelerin varlığı ve meşruiyetinin ciddi şekilde sorgulanmaya başlamasıyla akademik araştırma bir yana, yazma ve yayınlama konusu hala nitelik değerlendirmesi açısından önemli olmakla birlikte başka kriterler de ön plana çıkıyor.

“MEZUN OLDUĞUNUZ ÜNİVERSİTE İLE İÇİNDE YAŞADIĞINIZ ZAMANIN ÜNİVERSİTESİ AYNI ADI TAŞIMIYOR”

Benim üniversite sınavına girerken hayalimdeki üniversite Amerikan filmlerinde ve dizilerinde gördüklerimden ibaretti. Üniversiteye gelene kadar küçük bir köyde büyümüş birisi olarak tek bir üniversite kampüsünü mavi camın haricinde görmemiştim. Ne var ki çok kısa bir süre içerisinde kendi kendime hazırlandığım, o zamanların olmazsa olmazı dershaneye gidemeden ve herhangi bir rehber öğretmenin kılavuzluğu olmadan kazanabildiğim iletişim fakültesi bir kampüs içinde değildi. Fakülte spor salonundan kütüphanesine, kafeteryasından geniş konferans salonuna kadar pek çok olanağa sahip bir kampüsün içinde olmadığı için dersleri astığımız zamanlar ya fakültenin yakınındaki kahvehaneye ya da pastaneye takılırdık. Mezun olduğum fakültenin bağlı olduğu üniversitenin adı bile değiştirildi şimdi. Biliyorsunuz 2018 yılında çıkan bir yasayla bazı “hantal” üniversitelerden birer üniversite daha türetildi ve benim mezun olduğum fakülte de bu yeni türetilen üniversitelerden birisine bağlandı. Ne şahane değil mi? Mezun olduğunuz üniversite ile içinde yaşadığınız zamanın üniversitesi aynı adı taşımıyor. Ne talih ama.

“KURDUĞUMUZ ASİSTAN GİRİŞİMİ ÖRGÜTLENMESİ SAYESİNDE REKTÖRE HESAP SORABİLDİK”

Lisans eğitimini tamamladıktan sonra yüksek lisansa başladığım fakülte ise bir kampüsün içindeydi. Mütevazı, üniversitenin farklı semtlere dağılmış diğer kampüslerinden daha küçük ama eğitimin dışında öğrencinin vakit geçirebileceği farklı yaşam alanları vardı kampüsün. Spor salonu, her fakülteye ait nispeten zengin denilebilecek kütüphaneleri, kantinleri, yemekhaneleri ve bir de restoranı vardı. Üstelik inanabiliyor musunuz, bu restoranda alkol de satılıyordu. Asistan olduktan sonra bu restoranda hocalarımızla birlikte kurduğumuz çilingir sofraları unutulmaz. Kampüsün her fakültesinin farklı bahar şenliği organizasyonu vardı. Benim çalıştığım fakültenin panayırı eğlenceli olurdu. Bütün fakültelerin birlikte düzenlediği konserlere kimler gelmedi ki? Düşünün Kardeş Türküler grubunu dinledik bu kampüste, üstelik de soğuk biralarımızı keyifle yudumlarken, üstelik de kimse kimseye sataşmadan. Bu kampüste asistanların özlük haklarını savunmak için Asistan Girişimi diye bir örgütlenme de oluşturduk. Bu örgütün gücüyle dönemin rektörüne asistanların neden kalıcı değil de geçici 50-d maddesiyle istihdam edildiğinin hesabını sorduk. Rektör bey, gönül indirip avenesiyle gelerek kampüsün en büyük konferans salonunda sorularımızı dinlemek zorunda kaldı. Rektör beyefendinin laf kalabalığına daha fazla dayanamayarak, avenesiyle baş başa bırakıp salonu hep birlikte terk ettik. Misal ben derslerime farklı tarihlerde hem Muharrem Sarıkaya’yı hem de Agos yazarlarını çağırabilmiştim. Yine bir dersimde öğrencilerim “medyada LGBTI+ temsilinde sorunlar” başlığıyla yaptıkları sunuşlarına bir trans yurttaş davet edebilmişlerdi. Hoca olarak hayatımın en öğretici derslerinden birisi oldu bu ders misal. Düşünün daha yedi yıl önce, yani 2015 tarihinde Madunların Medyası başlıklı bir konferans düzenlemiş ve bu konferansa Alevi, Çerkez, Laz, Rum, Ermeni, LGBT+ Süryani, işçi medyasından temsilciler çağırarak konuşmalarını sağlamıştık. Ne günlermiş ama. Çatışmalara yol açsa da, öğrenciler kendi siyasi görüşlerini anlatabilecekleri stantlar kurabilir, etkinlikler düzenleyebilirdi bu kampüste. Muhtemelen şimdi çatışmasız, süt liman bir ortam hâkimdir. Ne de olsa üniversitede özgürlük, tartışma, çatışma yerine suskun ve süt dökmüş kedi görünümlü öğrenciler olmalı değil mi? Neyse ki beklenen olmuyor ve hala düşünen, sorgulayan ve özgürlük talep eden öğrenciler var. Son izlediğim mezuniyet töreni videosu içime umut doldurdu.

“19 YIL ZAMAN GEÇİRDİĞİM KAMPÜS ŞİMDİ KALEKOLA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”

Öğrencilik zamanlarımı da sayarsak 19 yıl girip çıktığım, hoşça vakit geçirdiğim, akademik hayatımın en önemli adımlarını atladığım kampüsün şu anda ne halde olduğunu pek bilemiyorum. Zira bu kampüsten 2017 yılında kovuldum. Benimle birlikte yaklaşık yüz meslektaşım da kapı dışarı edildi. Tam bizler kovulurken kampüs bir kalekola[1] dönüştürüldü. Ben öğrenciliğe başladığımda kampüsün tek bir giriş kapısı yoktu. Muhtelif yerlerinden, gerekirse duvarların üstünden de atlayarak girilebilirdi kampüse. Kampüs kentin içinde olduğu için, etraftaki esnafla, semt halkıyla etkileşimi daha güçlüydü kampüs bileşenlerinin. Yıllar içinde kampüsün diğer kapıları kapatıldı, duvarların boyu yükseldi. Tek bir giriş kapısından turnikeyle girilebilir hale getirildi. Üstelik de dinozor aşkıyla meşhur, metazori müstafi belediye başkanının kentin bütün giriş noktalarına yaptırdığı kapılara benzer bir kapı yapıldı kampüsün girişine. Ne de olsa büyüklük ve şatafat her şeydi günümüz Türkiye’sinde. Fakülteden ve kampüsten kovulduktan sonra bir daha tek başına buraya giremedim. Bir iki defalık mecburi girişimi fakültede kalan bazı meslektaşlarımın refakatiyle gerçekleştirebildim. Kelimenin tam anlamıyla bir hapishaneye girer gibi hissettim kendimi giriş yaparken. Bilemiyorum, halen bu kampüste çalışmaya devam eden meslektaşlarım kendilerini nasıl hissediyorlar.

“EĞİTİM İLK DEFA KULLANILMASINA RAĞMEN İLK YAĞMURDA ŞAKIR ŞAKIR AKAN BİNALAR GİBİ DÖKÜLÜYOR”

Meslek hayatım boyunca ÖSYM temsilcisi olarak, konferansa katılmak ya da çalışan meslektaşlarımı ziyaret gibi muhtelif gerekçelerle Anadolu’nun en ücra köşesindekilerle birlikte büyük ve köklü üniversitelerin kampüslerini de gördüm. AKP iktidarı zamanında çoğaltılmasıyla övünülen taşra üniversitelerine her gittiğimde karşılaştığım en belirgin manzara yoksunluktu. Yoksunluk, yoksulluğa benzemez. Yoksul, yoksulluğunu kabul etmiş ve ona göre bir yaşam standardı belirlemiştir. Yoksun ise, neyin ne kadarını hak ettiğini bilir ama çaresizdir. Zira hak ettiğini düşündüğü şeylere sahip olamama hali bir yandan hınçlandırır onu, diğer yandan kanaatkâr hale getirir. Bu iki birbiriyle çelişik duygu ve davranış, bir süre sonra bu yoksunluğu yaşayan kişilerin ayrılmaz bir karakteri haline gelir. Bu karakterin, içinde çalıştığı mekânın duvarlarına bile yansıdığını düşünün. Düşünün bir üniversitede çalışıyorsunuz, kampüse içinde çalıştığınız fakülte ya da bölüm binalarından sonra yapılan neredeyse ilk bina şatafatlı bir cami. Bir kütüphane kurulmuş, ama kütüphanenin içi neredeyse bomboş. Kocaman binasının suntalam kitap raflarına seyrekçe serpiştirilmiş kitaplar, bankolarına kondurulmuş tek tük kütüphane görevlileri ve sanki sırf masa doldursun diye oturtulmuş birkaç öğrenciyi saymazsak dört duvardan ibaret bir kütüphane. Belki beş yüz kişilik camiyi ise hiç söylemeye gerek yok. Vakit namazlarında bir saf bile doldurmak mümkün değil. İbadetin de eğitimin de TOKİ tarafından kondurulmuş sakil binalardan ibaret olduğu zannedilen bir üniversite kampüsü. Bu TOKİ yapıları, kuşkusuz üniversiteyi algılama sınırlarını da şekillendiriyor. Yayınlar, TOKİ binaları gibi tek tip, araştırmalar TOKİ mutfakları gibi birbirinin tıpa tıp aynısı. Eğitimse ilk defa kullanılmasına rağmen ilk yağmurda şakır şakır akan binalar gibi dökülüyor. Kontenjanlar şişkin, akademik kadro olabildiğince zayıf. Bu nedenle bu her bakımdan zayıf kadronun üstüne haftalık 40 saate varan birbiriyle uzaktan yakından alakası olmayan konu başlıklarında ders yükü. Düşünün lisans eğitiminin ilk yılında okuduğu “Hukukun Temel Kavramları” dersini saymazsak, hukukla hiçbir alakası olmayan hocaya Anayasa dersi verdiriyorsunuz. Hoca “ben bu dersi nasıl vereyim, alanım değil?” diyerek itiraz ettiği zaman, “biz her dersi bildiğimizden mi anlatıyoruz, okuyup anlatırsın” şeklinde yanıt alıyor.

“BİZLER BATMAKTA OLAN GEMİDEN ATILARAK BATMASI ENGELLENEBİLECEK GEMİNİN FAZLALIKLARIYDIK”

AKP döneminde kurulan bu yoksun üniversite ortamı, son on yıldır AKP öncesindeki nispeten düzgün denebilecek diğer üniversitelere de teşmil edildi. Eski ve köklü üniversitelerin kadroları belki eksik değil, ama üniversite ortamındaki akademik özgürlük, cesaret, umut ve yaşama enerjisi neredeyse tükenme noktasında. Üniversitelerdeki neredeyse bütün bahar şenliği etkinlikleri uzun zamandır ya yasaklanıyor ya da sansürlenerek izin veriliyor. Öğrencilerin protesto hakları işgüzar rektör ve dekanlar tarafından engelleniyor. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezuniyet törenindeki fakülte dekanının konuşma yapan öğrenci karşısındaki aczi unutulur gibi değil. ODTÜ Rektörü’nün mezuniyet törenini Devrim Stadyumunda değil de her bölümün kendi içinde yapması talimatına direniş devam ediyor. Bütün bu rektörlerin, bu özgürlükleri kısıtlama girişimlerinin görünürdeki gerekçeleri, üniversitenin selametini korumak muhtemelen. Zira bizler ihraç edilirken, yanımıza bile yaklaşamayan solcu meslektaşlarımız da aynı gerekçeye sığınmışlardı: Fakültenin geleceğini ve selametini korumak. Bizler batmakta olan gemiden atılarak batması engellenebilecek geminin fazlalıklarıydık. Atıldık ve fakülteler kurtuldu! Sahiden de kurtuldu mu fakülteler?

2016’dan bu yana üniversitelerin akademik nitelikleri daha mı arttı? Akademik özgürlükler daha mı genişledi? Sahiden de bu rektörler liyakatlerinden dolayı mı rektör atanıyorlar? Cumhurbaşkanının eski AKP’li Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu için söylediği “Onlar o makamlara kendi layık oldukları için gelmediler. O makamlara getirildiler. Eğer onlara bakanlık verildiyse, başbakanlık verildiyse, hepsi, onlara bir irade o makamları verdi. Onlar bunun kıymetini bilemedi.”[2] sözleri mevcut rektörler için de geçerli değil mi? Bu rektörler, o makamları hak ettikleri için değil, bir irade onları oraya oturttuğu için orada değiller mi? Ne var ki bu liyakatsizlik üniversitelerdeki niteliksizliği de besliyor ve üniversitelerdeki çoraklaşma giderek çölleşmeye doğru gidiyor. Liyakatsiz rektörlerin kırılgan egoları şiştikçe, üniversitelerdeki niteliksizlik daha da artacak. Bugün üniversite okumaya başlayacak öğrencilerin belki de eğitim öğretimden daha fazla, üniversitelerde sosyal yaşamı besleyen olanakları talep etmeleri gerekecek. Bunun için de var olana kanaat etmek yerine, olması gerekeni arzu etmeleri gerekiyor. Çünkü üniversiteler artık çoktan birer eğitim kurumu olmaktan çıktı. Eğitim almak isteyenler için pandemi sürecinde pek çok olanak doğdu. Üniversite asıl olarak özgür düşüncenin, sanatın, kültürün ve sosyal etkileşimin yeri haline gelmiş durumda. Belki de hep öyle olmalıydı, öyleydi belki de. Bunun farkına varılmadığı sürece, üniversitelerde “dostlar alışverişte görsün” babında doldur-boşalt tarzı bilim ve eğitim devam eder gider ve bununla da hiçbir yere varılamaz. Bugünün atanmış rektörlerinin böylesi bir bakış açısına sahip olmadığı ise ortada. Onlar sahiplerinin talimatlarını yerine getiren kukla olmaktan öte bir misyona sahip değiller.

[1] AKP döneminde TOKİ tarafından sınır boylarına yaptırılan yüksek güvenlikli karakollara verilen isim.

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/erdogandan-babacan-ve-davutoglu-itirafi-o-makamlara-layik-olduklari-icin-gelmediler-1962040 (Erişim tarihi: 01/08/2022)

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Yorumlar (0)
30
açık