12.08.2022, 08:48

Suskun

Suskun, birileri tarafından susturulmuş, baskılanmış, konuşmasına ve meramını anlatmasına izin verilmemiş kişi gibi görünür. Susar, çünkü birileri ona “sen anlamazsın, sen işine bak!” demiştir. Susar, çünkü konuşursa aşağılanacağından korkar. Susar çünkü konuştuğu şeylerden ötürü işinden gücünden olacağından ürker. Susar çünkü kendisinden vazgeçmiştir ama çocuklarının geleceği vardır. Susar çünkü kıt kanaat de olsa yaşamını idame ettirme şansı varken, konuşursa ondan da olabilir. Bütün bunlar suskun için dışsal dayatmalar gibi görünebilir. Fakat gerçekten de öyle midir? Suskunluk her zaman bir dışsal baskı ile mi ortaya çıkan özne konumudur? Başkalarına yapılan haksızlığı geçtim, kendisine yapılan haksızlığa bir insan neden susar? Bir insanı açıkça kendisine yapılan haksızlığa karşı suskun kılan yegâne şey çaresizlik midir? Çaresizlik kuşkusuz önemli bir faktördür suskunlukta, ancak bir insan çaresizlik içinde debelenirken, neden derdini anlatmaktan imtina eder? Derdini anlatmanın yollarını neden ve nasıl bulamaz? Çaresizlik insanı nasıl dilsiz hale getirebilir?

“MÜŞTERİ HER ZAMAN HAKLIDIR”

Bu soruların yanıtını ararken, yüksek lisans okuduğum sıralarda kasiyer olarak çalıştığım bir markette yaşadığım bir deneyim aklıma geldi. Bu deneyimin izleğinde ve şu yaşa kadar karşılaştığım insan tipolojilerini de göz önünde bulundurarak farklı suskun türlerini tanımlamaya çalışacağım sizlere. Derdim kimseyi aşağılamak ya da töhmet altında bırakmak değil, oluşturmaya çalıştığım genel geçer suskun kategorileridir. Önce yaşadığım deneyimi anlatayım. Yirmili yaşlarımın başlarında yüksek lisans eğitimimin sonları, dersleri tamamladım, tez yazmaya geçtim. Bu sırada hem tezimi yazar hem de kendi kendimi geçindiririm diye düşünerek yarı zamanlı bir kasiyerlik işine başladım uluslararası bir hipermarket zincirinde. Marketin müdürü belirli aralıklarla bütün departmanların personeliyle toplantılar düzenleyip, personeli sözde motive ediyor. Müdürün motivasyondan anladığı ise, “müşteriye karşı güler yüzlü olun, kadınlar öyle kalitesiz parfüm sürerek müşterinin karşısına çıkmasın, müşteri her zaman haklıdır, müşteri ne söylerse söylesin asla sesinizi yükseltmeyin, temiz olun!” gibi tavsiyeler. Çoğunluğu kadın olan iş arkadaşlarım mecburi bir sükûnetle dinledi, bazıları müşterinin karşısına çıkmayı beklemeden ağzı kulaklarında “haklısınız Ahmet Bey!” diyerek kafa sallıyordu.

“VERDİĞİNİZ ÜCRET YÜZ GÜLDÜRMÜYOR!”

Benim aldığım maaş tek başıma bana yetiyordu. Ama iki çocuğu olan ve ömür boyu bu işi yaparak emekli olmayı hayal eden pek çok arkadaş için tuhaf bir ikilemdi bu belki de. Bir yandan ömürlük bir kürek mahkûmiyetine razı olmak, diğer yandan bu mahkûmiyetin görünür müsebbibine şirin gözükmek. Ben belki de bu “meslek” içinde kendini geçici-misafir olarak görmenin verdiği rahatlıkla dayanamayarak patlama gibi bir konuşma yaptım. Pek çok arkadaşın yaşadığı ikilemin arasında fışkırmaya yol arayan sorun-sorunları Ahmet Bey’in üstüne boca ettim: “Ahmet Bey, verdiğiniz ücret yüz güldürmüyor, yüzümüzün gülebilmesi için bu ay elektrik faturamı nasıl yatıracağımı düşünmemem gerek, ücretlere anlamlı bir zam yaparsanız, müşteriye gülümsemek şöyle dursun, gerekirse hoş sohbet de ederiz onlarla”. Ahmet Bey benim konuşmamı kendine güveni sonsuz her yönetici gibi derin bir sükûnetle dinledi. Yanıtını verirken de hiç acele etmedi. Zira vereceği yanıt zaten belliydi, bizim de beklediğimiz yanıt buydu: “Dışarıda bu maaşa çalışacak sürüyle kasiyer adayı var. Eğer maaşınızdan memnun değilseniz, muhasebeye uğrayıp hesabınızı kestirip istifanızı verebilirsiniz.” Bu söz çok ağırıma gitmiş olsa da, elbette istifamı veremedim. Zira bu işe fena halde ihtiyacım vardı. Kasiyerlik mesleğinin içinde kalmamı sağlayan misafirlik konforu ve tezimi yazmaya bir türlü konsantre olamamanın verdiği tedirginlikle iki yıla yakın bir süre bu işi yapmayı sürdürdüm. İşten ayrıldığım gün ile askerliğin son günü yaşadığım huzur birbirine çok benzer. Ne de olsa her ikisi de benim için zorunlu misafirlikti. Misafirliğinse kısası makbuldü.

İKİ YILLIK SUSKUNLUĞUN İÇ HESAPLAŞMASI

Şimdi bu kısa suskunluk deneyiminden sonra önce kendi suskunluğumun asıl nedenine sonra da bu suskunluğa nasıl ve hangi psikolojiyle katlandığımı anlatarak diğer suskun kategorilerine yumuşak bir geçiş yapayım. Bu işe başladığımda uzun yıllar boyunca sağlık sorunları nedeniyle hastaneden bir türlü çıkamayan babamı son yaşadığı kalp krizi nedeniyle kaybettik. Son demlerinde sağlığı ve psikolojisi iyice bozulmuş olmasına ve köyde bağ bahçe işlerini yapabilmekten bir hayli uzak hale gelmesine rağmen varlığı bile güven veriyormuş babamın, bunu kaybedince anladım. Bu kaybın üzerine, bu misafir kasiyerlik işine bir süre devam etmek zorunda kaldım. Kendimi şöyle avutuyordum. Bu misafirlik bir gün bitecek ve ben asıl yapmak istediğim işe döneceğim. Bu misafirlik bir geçici uğrak, buradan bir gün kurtulacağım. Bu süre içinde kendimi avuturken, neredeyse bütün insanlardan (tabi ki bu bağlamda müşterilerden) nefret etme noktasına geldim. Belki de kendimi işten attırmak için olur olmaz müşteriye kafa tutuyordum. O zamanlar kredi kartlarıyla yapılan ödemeler karşılığında imza alınır, üstüne bir de kredi kartı, ödemeyi yapan kişiye mi ait diye kimlik kartıyla teyit edilirdi. Üstelik market yönetimi sadece nüfus cüzdanlarını geçerli kimlik olarak kabul etmemizi emretmişti. Yaptığım işin yarattığı memnuniyetsizlik ve nefretin yol açtığı sıkışmayı, nüfus cüzdanı dışında kimlik gösteren bürokrat, asker gibi kişileri zor durumda bırakarak telafi etmeye çalışıyordum belki de. Hiç unutmam, eski Bakanlardan ve Tansu Çiller’in de sağ kolu olarak bilinen Esat Kıratlıoğlu’nu tanıdığım halde, kimliğini göstermedi diye evine kadar kimlik getirmeye göndermiştim. İşte, çaresizlik ve hınç insana olmadık şeyler yaptırabiliyor. Muktedire karşı gelişen suskunluk, yerine göre çaptan düşmüş ve belki de acz içindeki eski muktedirlere karşı kendince intikam alma duygusuyla telafi edilebiliyor. Ettiğim kavgalar, alttan almamalar bini aştığı zaman ilgili kasa şefi uyarıyor, sonrası devam ediyordu. İşte bu iki yıla yakın suskunluğun kısa iç hesaplaşması.

“İÇİNE KONUŞAN SUSKUN”

Nihayet şimdi suskun türlerine gelelim. Benim en ilgimi çeken suskun türlerinden birisi içine konuşan suskunlardır. Bu suskun türünün söyleyeceği çok şey vardır, her zaman derdi vardır, dertlerini gözlerinden okursunuz, ama bu suskun türü sadece içine konuşur. Aslında halinden memnun olmamasına rağmen, halinden memnun rolü yaparak hayatına devam eden bu suskun türünün içine konuştuğu her cümle yüreğine ok olup batar. Bu suskun türü, içinde bulunduğu koşulların müsebbibinin kim ya da kimler olduğunun içten içe farkındadır. Ancak kendini susmaya mahkûm ettiği ve dışa konuşmanın hiçbir yararının olmadığını bildiği için yoksulluğunun, yoksunluğunun tek müsebbibinin kendisi olduğuna ikna olmaya çalışır. Her içine konuşması bu ikna sürecinin bir parçasıdır. Walter Benjamin kapitalizmi modern bir Tanrı olarak görür ama bu tanrı günahtan arındırmak yerine sürekli günah yükleyen bir kültürün ilk örneğidir. Arınma imkânı olmayınca özgür olamama hali sürekli yenilenir. Bu suçluluk bilincinin kendisinden arınmak mümkün olmadığı için, bunu yüklenen içe konuşan suskun, bunun evrensel bir kült olduğuna kendini ikna etmeye çabalar sürekli.[1] Tam da bu nedenle derdini sürekli bir nevi ummana döker. Başını eğer, vazifesini sükûnetle yapmaya devam eder.

ETRAFINA SÖYLENİP ASIL MUHATABA SUSAN SUSKUNLAR

Etrafına söylenip, konunun asıl muhatabına asla ses edemeyen suskunlarsa en rahatsız ediciler arasındadır. Bu suskun türü enteresandır. Aslında bu, çok konuşur. Ama konuştuğunun hiçbir hükmü yoktur. Suya yazılan yazılar gibi, etkisi saniyeler içinde geçer gider. Ama etrafında, yanında yöresinde kim varsa onları konuşarak bunaltır da bunaltır. “Benim” der, “ne mecburiyetim var” der, “bana versinler bakalım, hak ettiğim ücreti, nasıl canla başla çalışıyorum” der. Ama bu demeler hiçbir zaman asıl muhatabına ulaşmadığı için, ömür biter bu suskunun konuşması bitmez. Ölesiye konuşur, ama sadece konuşur. Bu suskunun konuşması konuşmamasından daha iyidir aslında. Bir sussa gerçekten konuşmaya başlayacaktır, ama susamaz bir türlü bu suskun. İşten kaçar, iş arkadaşlarını zor durumda bırakır, “bana hak ettiğim ücreti vermiyorlarsa, ben de o kadarlık çalışırım” diyerek hayatını sadece söylenerek geçirir. Ne söylenerek hak ettiğini düşündüğü ücrete kavuşur ne de söylenmekten vazgeçer. Ömrü böyle geçip gider bu suskun türünün.

“BANA NE”Cİ SUSKUN

Bir diğer suskun türü ise “bana ne!” sözünü yaşam mottosu haline getirmiş olanıdır. Yaşam nehrinin kıyısından yaprak misali akıp gider bu suskun. “Sen ne düşünüyorsun bu konuda?” diye kendisine sorulduğu zaman, “bana ne, ben karışmam elin işine” der. Hâlbuki elin işi dediği şey, onun hakkıdır, hukukudur. Ona verilene razı olur, gerisine karışmaz. Kendi hayatının da içinde olduğu genel bir hayatı kıyısından sadece izler bu suskun tipi. Bu suskun tipi, ancak birileri somut olarak elini onun cebine soktuğu zaman durumun farkına varır. Bu onun soyutlama düzeyinin kıtlığından kaynaklanır. Bir toplum içinde yaşadığının farkındadır, ama güçlüye karşı konuşabilmenin içinde yaşadığı topluma ve tabi ki kendisine karşı bir sorumluluk olduğunu anlamaktan uzaktır. Bu suskun tipi, sadece gördüğüne ve hatta göz hizasındaki gördüğüne itibar eder. Birileri ona “bak Kuran kurslarında çocuklara tecavüz ediliyormuş, sen ne diyorsun bu duruma?” diye sorsa, ya “benim çocuğum değil ki, bana ne” der ya da “Kuran hocası hiç öyle bir şey yapar mı, sen yanlış duymuşsundur” şeklinde yanıt verir. Bu suskun tipi, hegemonik olana en hızlı uyum sağlama yeteneğiyle meşhurdur çünkü. Dönemin ruhu, Kuran Kurslarına itibar ediyorsa, bu kurslarda asla yanlış şeylerin yapıldığını düşünmez. Çünkü “bana ne” dediği anda dünyadaki bütün sorunları çözülmüş bilir bu suskun tipi.

KONFOR DÜŞKÜNÜ SUSKUN TİPİ

Hem bedensel hem de bilişsel konforuna en düşkün suskun tipi ise “nasılsa biri çıkar yapacak” diyendir. Bu suskun tipiyle sürekli etrafına söylenen suskun tipi arasında esaslı benzerlikler vardır. Fakat bu tip, biraz farklı bir kategoridedir. Zira bu tip sadece söylenmez, kimliği belirsiz birilerine yapılması gereken bir işi ya da çözülmesi gereken bir sorunu, ya da hallolması gereken bir siyasal çatışmayı delege eder sürekli. Lafını her zaman ortaya koyar, mutlaka bu laftan nasibini alacak birileri çıkacaktır nasılsa. Deniz kıyısında çöpler görür, “bu ne pislik kardeşim, bu memleket adam olmaz, neden atarsınız bu tertemiz kumsala bu pisliği” diyerek makul ve mantıklı serzenişlerde bulunur. Ama asla bu çöplerden tek bir tanesini almak için kılını kıpırdatmaz. Nasılsa birileri temizleyecektir; hiç değilse, bu iş belediyenin görevi değil midir? Bu çöplerden kurtulmak için kılını kıpırdatmadığı gibi bir yandan söylenirken, diğer yandan içtiği sigaranın izmaritini usulca kumun altına gömebilir bu tip. Bu suskun tipolojisinin kumun altına izmarit gömme eylemi ile bilişsel konforu arasında ciddi benzerlikler vardır. Kumun altına gömdüğü izmaritin orada kaybolacağını düşünmekle, yapılması gereken işin kendi sorumluk alanında olabileceğine dair algısını bastırması aynı dinamikten neşet eder. İkisi de bastırma üzerine kuruludur. Sorumluluğun bastırılması ve izmaritin kumun altına gömülmesi bu kişinin temel karakterini oluşturur.

PASİF NİHİLİST SUSKUN

Daha çok suskun tipolojisi vardır hayatta. Ancak son tipolojiye de değinerek yazımı sonlandırayım en iyisi. “Hayatta hiçbir şey değişmez zaten” diyen pasif nihilist suskun tipi en yaygınıdır bunların arasında. Bir yandan hayatta anlam arayışında sınırsız bir skalaya sahiptir bu suskun tipi, diğer yandan her şeyin insan iradesi dışında geliştiğini besleyen “pasif bir nihilizme” saplanmış haldedir. Saplandığı özne konumunun pasif nihilist bir konum olduğunu asla kabul etmez, ama insanın yapabileceklerinin sınırlı olduğu perspektifini de sürekli etrafına dikte etmeye çalışır. Üstelik bunu, kendisini en bilinçli, en bilgili ve her şeyin en farkında olan birey olarak yapar. Özne konumuna dair bu paradoksun asla farkında olmadığı için bu suskun tipiyle konuşmak, onun konuştuğunu tam olarak anlamak asla mümkün olmaz. Dünyayı birkaç aile yönetiyordur, Yahudiler dünyadaki bütün siyasi ve ekonomik süreçleri kontrol ediyordur, zaten Kovid-19 pandemisi de bir komplodan ibarettir, Kovid-19 aşısı dünya nüfusunun kontrol altına alınması için geliştirilmiştir. Bu tevatürlerden oluşan hakikat rejiminin içinde tıpkı labirentin içine hapsolmuş deney faresi gibi dönüp durur bu suskun tipi. Bu hakikat rejimine aykırı herhangi bir cümle duyduğu anda bedenine elektrik verilmiş gibi titrer ve labirentin içine canhıraş geri döner. Bu suskun tipi, yine paradoksal biçimde o kadar çok konuşmasına rağmen, en suskunları arasındadır. Zira konuştuklarının iler tutar bir yanı yoktur.

İşte despotlar, diktatörler, tek adamlar bu suskun tipolojilerinin susmaları sayesinde gemilerini yüzdürebilen kaptanlardır. Tam da bu nedenle aklıselim laflar eden, cepheden kendisine eleştiri getiren, gerçekleri sağlam olgulara dayalı bir şekilde anlatabilen konuşanlara ve yazanlara tahammülü yoktur tek adamların. Yine bu nedenle suskunluğu teşvik etmek için, sürüyü sürekli alarm durumunda tutması gerektiğini bilir. Ama bundan kurtulmanın yolu vardır elbette. Birbirini samimiyetle dinleyip, derdini anlamaya çalışmak suskunluğun panzehridir. Bu panzehre en ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda olduğumuzu unutmamamız gerekir.

[1] Byung Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizmin Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan).İstanbul: Metis, s. 17.

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Yorumlar (1)
Hakim çoban 2 ay önce
Mükemmel bir yazı olmuş
26
açık