17.06.2022, 01:06

RTÜK’ün yetkilerini pozitif özgürlük perspektifinden yeniden düşünmek

Radyo Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun adlı yasanın 2011 yılında yapılan değişikliğinde Amaç başlıklı 1. Maddesinde şunlar yazıyor:

“Bu Kanunun amacı; radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerinin düzenlenmesi ve denetlenmesi, ifade ve haber alma özgürlüğünün sağlanması, medya hizmet sağlayıcılarının idarî, malî ve teknik yapıları ve yükümlülükleri ile Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun kuruluşu, teşkilâtı, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.”[1]

Yasaya ruhunu veren iki ifade ile karşı karşıyayız: Düzenleme ve denetleme. Yasanın bu maddesinde geçen “ifade ve haber alma özgürlüğünün sağlanması” vaadinin ne kadar yerine getirildiği ise kesinlikle herkesin malumu. Bu değişikliğin yapıldığı tarihlerde belki toplumdaki bazı kesimlerin AKP iktidarından demokrasi ve özgürlük beklentisi hala devam ediyordu. Ancak bu beyhude beklentiye girenlerin sanırım hiç birisi bugün aynı yerde değildir.

NEGATİF ÖZGÜRLÜĞÜN SUİSTİMAL EDİLMİŞ İZLERİ

Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) kuruluşundan beri çalışma pratiği ve mantığının temelinde nasıl bir kavrayış ve zihniyetin yattığını anlatmaya çalışacağım bu yazımda. Bu zihniyetin temelinde büyük ölçüde paternalist dünya görüşü, kısmen de negatif özgürlük anlayışının izlerini görmek mümkün. Ancak burada negatif özgürlük anlayışı bir anlamda paternalizmin suiistimal edilmiş üvey evladı muamelesi görmüştür yıllarca. Bu suiistimalin sınırları elbette günümüz muktedirinin elinde bir hayli zorlanmış durumdadır. Bunun izlerini sadece RTÜK’te değil, “bağımsız” mahkemelerde, Merkez Bankasında, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda (BTK) TÜİK’te ve daha nice kurum ve kuruluşun işleyişinde görmek mümkün. Çıkarılan Sosyal Medya Yasa-larından, son olarak düzenlenen Dezenformasyon Yasasına kadar pek çok değişiklik, liberal batı demokrasilerinden esinle hayatımıza giren negatif özgürlük düşüncesinin suistimal edilmiş izlerini taşıyor.

Negatif özgürlüğün liberal savunucularının temel çıkış noktası, devletin denetimsiz ve mutlak gücünü sınırlayarak, bu gücün bireysel özgürlükleri kısıtlayacak biçimde kötüye kullanılmasını önlemektir. Onlar devletin temel amacının iç ve dış güvenliği sağlamak ve bireysel özgürlükleri korumak olduğunu iddia ederler. Buna göre devletin kendine toplumun refahını artırmak gibi bir hedef koyması gereksizdir. Bu yaklaşıma göre kaynakların daha adil dağıtılmasına yönelik politikalar hiçbir şekilde bireysel özgürlükleri artıramaz, tersine kısıtlar. Aynı şekilde, özgürlüklerin arttırılmasına yönelik de düzenlemeler, çoğu zaman kontrolsüz kitleler tarafından suistimal edilerek sınırlar zorlanabilir bu da kaosa yol açabilir. Sonuçta bireysel özgürlüğün politik koşulu, ekonomiye ve topluma en az müdahale eden “küçük devlet”tir.[2]

DEVLETİN DÜZENLEME YETKİSİ NEREYE KADAR?

1980’lerden itibaren dünyada yayılma eğilimi gösteren ve günümüz toplumlarının ve devletlerinin alametifarikası haline gelen neoliberal politikalar, bunu “deregülasyon” ve sermaye için sınırsız “serbestleşme” şeklinde sunmuştur. Devletin düzenleme yetkisi ne kadar az olursa, toplumun işleyişi o kadar sorunsuz ilerler. Sonuçta “negatif özgürlük” tasarımı, her zaman özgürlüklere yönelik kısıtlama girişiminin devletin “mutlak” gücünden geldiğini varsaymıştır. Aslında bu varsayım, bir anlamda burjuva sınıfının monarşiler karşısında verdiği mücadeleden kalan bir bakiyedir. Nihayetinde burjuva sınıfı, demokratik mücadeleyi denetimsiz ve mutlak monarşiler karşısında vermiştir. Bu nedenle özgürlük bu sınıfın nazarında “özgürlüksüz” ortamın yok edilmesi için mücadele etmektir. Özgürlüksüz ortamın yegâne müsebbibi de mutlak monarşidir. Ancak bu bakiye ilerleyen zamanlar içinde bir anlamda burjuva sınıfının evrensel mottosu haline gelmiş, burjuva sınıfı kendi özgürlüğüne kavuştuktan sonra bu mottoyu her koşulda kendi lehine yorumlamıştır.

Kuşkusuz negatif özgürlük gereklidir, çünkü yurttaşlık haklarının güvence altına alınarak, devletin mutlak gücünü keyfi bir biçimde kullanmasının sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin önemli var oluş koşulları arasındadır. Ancak bu özgürlük tasarımı, gerçek bir özgürlüğün, daha doğrusu özgürleşmenin toplumda geniş bir imkân bulmasını sağlamaz. Burada İngilizce ifadelerle freedom’dan değil emancipation’dan bahsediyoruz. Yani özgürlük değil, özgürleşme. Zira özgürlük bir anlamda özgürlüğün olmaması haliyle tanımlanır. İşte mevzunun can alıcı noktası buradadır. Özgürlüğü kısıtlayan unsura karşı verilen sürekli bir mücadele, özgürleşmeyi yaratacak bir toplumsal ve siyasal iklimin hayal edilmesini sürekli erteler. Sürekli “şu despotu bir devirelim, şu savaşı, şu krizi bir atlatalım, şu mültecilerden bir kurtulalım, şu ulusal kurtuluş mücadelesini bir verelim, özgürlük sonraki mesele” diye diye ertelenir sürekli özgürleşme hayali. Bunun Türkiye siyasi hayatındaki billurlaşmış izdüşümünü “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözünde buluruz. Vatan elden giderken, kimsenin özgürlükten bahsetmesi, ülke ekonomisi dış saldırılar altındayken hiçbir ekonomistin adil ve özgür bir toplum hayali kurması istenilmez. Böylece ömürler biter, partiler, hep vaat eder ama kimse özgürleşmeyi mümkün kılacak bir iklimin yaratılması için hayal kuramaz, kurmasına fırsat tanınmaz.

ÖZGÜRLÜK VE SEÇME ŞANSI

Oysa özgürlük, basit bir seçim değildir. Liberal düşüncenin negatif özgürlük tasarımına dayalı özgür seçim varsayımı, bireylerin olasılık dâhilindeki seçenekler arasından en uygununu seçebilecek bir rasyonel birey öngörür. Bu rasyonel bireyin rasyonel aklı her zaman önüne koyulan seçeneklerle sınırlı olduğu halde, seçme şansının sınırsız olduğu vehmine kapılması istenir. Bu vehim, kapitalizmin “özgür mübadele ilişkisinin” yani sermayedara emeğini satarak karşılığında hakça bir ücret aldığı vehmini sürekli besler. İşçi, emeğinin karşılığında ne almış olursa olsun, bunun bir adil mübadele ilişkisi olduğunu kabul etmesi beklenir. Buna itiraz ettiği anda, işçi bozguncudur, teröristtir, anarşisttir. Sermayedar ise, bu mübadele ilişkisinin her zaman paternalist öznesidir; çalışanın hakkını verir, çalışan buna razı gelmezse nankörlük eder. Neyse özetle negatif özgürlük tasarımı, özgürlük tahayyülünü basit bir seçime indirgeyerek her zaman kısıtlar. Mücadele her zaman bu kısıtlamanın geldiği özneye doğru yöneldiği için de sistemik sorun her zaman gözden ırak tutulur. Sistem de zaten bu şekilde yürür, doğal olan budur.

Negatif özgürlük tasarımının yetersiz kalmasının bu bağlamda iki temel nedeninden söz edebiliriz. Birinci olarak negatif özgürlük anlayışı eylem özgürlüğünün detaylı bir analizini yapsa da, bu tarz özgürlüğü kısıtlayıcı etmenleri oldukça dar bir biçimde ele alır. Yani özgür eylemin sadece diğer kişilerin müdahaleleri tarafından kısıtlanabileceğini savunduğu için, içsel, toplumsal ve sistemsel kısıtlamaları göz ardı eder. İkinci olaraksa, negatif özgürlük anlayışının merkezi eylem özgürlüğü olduğu için, özgür insan kavramının içeriğini belirlemekte bir hayli güçlük çeker. Bunun temelinde, özgürlüğün sadece nesnel, betimleyici bir kavram olarak ele alınıp normatif ve öznel boyutlarının göz ardı edilmesi yatar.[3]

Buradan yola çıkarak pozitif özgürlük tasarımının sınırlarından söz edebiliriz. Pozitif özgürlük tasarımı, özgürlüğün sadece birileri tarafından kısıtlanabileceği varsayımını reddeder.

‘DEMOKRAT’ SİYASETÇİYİ DE DESPOTLAŞTIRACAK MEDYA SİSTEMİ

Özgürleşme arzusu olan bireyin var oluş koşullarını sadece despot bir yönetici, baskıcı bir baba, hukuk kurallarını dümdüz yorumlayan bir yasa koyucu sınırlandırmaz. İletişim, haber alma ve yayıncılık çerçevesinden baktığımız zaman, özgürlüğü kısıtlayan yegâne unsur baskıcı bir despot olamaz. Bu kısıtlama, sesi çıkmayanların, kendi dertlerini kamuoyuna etkili bir şekilde anlatma fırsatı, yetisi ve koşullarından yoksun olanların, mevcut medya yapılanması içindeki yapısal sorunlardan dolayı her geçen gün daha da suskunluğa gömülmesiyle başlar. İşte günümüzdeki baskı ve bastırılmanın şahikasına ulaştığımız bu koşulların ilk çıkış noktası burasıdır. Meramını anlatacak mecra bulamayan, derdini ifade edecek sözcükleri anlamlı ve etkili bir bütün oluşturacak şekilde peş peşe dizecek yetiden yoksun hale getirilen geniş kitleler, bir süre sonra despot tarafından gelen ifade özgürlüğünü baskılayıcı hamleleri önemsememeye başlar. Böyle bir ortamda despottan gelen bu hamlelerle mücadele etmek elbette anlamlıdır; ancak emin olun bu despot gittikten sonra gelecek başka bir “demokrat” siyasetçi bile böylesi bir medya sistemi içerisinde çabucak despotlaşma eğilimi içine girer. Mesele sadece ifade özgürlüğünü despot karşısında savunmaktan ibaret görülürse, herkesin özgürce ve kendi cümleleriyle kendi derdini geniş kamuoyuna anlatabileceği bir yapı kurmayı sürekli erteleriz. İşte bunun ertelenmemesi için olası bir rejim ve iktidar değişiminden sonra gelecek köklü revizyon sürecinde bu bakış açısını gözden kaçırmamak gerekir.

RTÜK’ÜN MERMİSİ TÜKENMEYEN SİLAHI

RTÜK’e bu kuramsal çerçeve içerisinde geri dönecek olursak. RTÜK kuruluşundan günümüze kadar iki temel görev üstlendi: Televizyon ve radyo yayıncılığına yönelik düzenleme ve denetleme. Düzenleme kısmı, teknik bir mesele olan frekans tahsisinden ibaret olarak görüldü. Denetlemeyi de hepimiz çok iyi biliyoruz. RTÜK’ün web sayfasına girdiğiniz zaman, “üst kurulun aldığı kararlar” başlıklı bölümde son bir ay içinde alınan kararlara baktığınız zaman neredeyse tüm kararların yayın durdurma olduğunu görürsünüz.[4] RTÜK’ün günümüzde aldığı kararları siyasi iktidarın muhaliflere karşı silah olarak kullandığını açıkça görebiliyoruz. Haber alma ve ifade özgürlüğünü boğmak için kullanılan bu silahın tükenmeyen mermisi RTÜK’ün denetleme yetkisidir. RTÜK başta da belirttiğim gibi, demokrasinin en temel unsurlarından birisi olan ifade özgürlüğünü, paternalist bir zihniyetle suiistimal ettiği negatif özgürlük tasarımıyla boğmayı temel görevi haline getirmiş durumda. Bu duruma şaşmamak gerekiyor.

RTÜK’e baştan itibaren yüklenen düzenleme yetkisi güdük bir perspektifle yorumlandığı ve neredeyse sadece frekans tahsisiyle sınırlandığı için, demokratik bir toplum için pozitif özgürlüğü teşvik edecek düzenlemeler yapma görevini hiçbir zaman yerine getirmemiştir. RTÜK kamusal sorumlulukla hazırlanmış ve adına “kamu spotu” denilen içeriklerin yayınlanmasını bile yayın kuruluşlarına bir ceza olarak vermiştir yıllarca. Hâlbuki düzenleme denilen görev başka türlü de yorumlanabilirdi. Yıllardan beri, sesi çıkmayan kesimlerin, kendilerini ifade etme konusunda yeterli imkâna sahip olmayan toplumsal grupların, ticari ya da kamu fark etmeksizin bütün yayın kuruluşlarında belli aralıklarla kendilerini ifade edecek şekilde yer vermeye zorlanması da bir düzenleme görevi olarak tanımlanabilirdi. Bunun pek çok örneği mevcut dünyada. Bu ülkede gerçekten demokratik bir toplum hayal edeceksek, öncelikle insanlara meramını anlatacak koşullar yaratmalıyız.

DEZENFORMASYON YASASI İLE GAZETECİLİK BİLE YAPILAMAZ HALE GELECEK

Bu satırları okuyanlar, muhtemelen, “biz neler yaşıyoruz, siz neler anlatıyorsunuz?” diyerek bıyık altı gülüyorlardır. Haksız da sayılmazlar. Son çıkarılan Dezenformasyon Yasasıyla ifade özgürlüğünü geçtim, gazetecilik yapmak bile neredeyse imkânsız hale gelecek. Elbette tarihte bütün despotik yönetimler bu tür baskıları denediler. Bundan sonrakiler de deneyecekler. Ancak toplumun selameti, huzuru ve barışı için bu tür baskılara direnirken, gerçek bir özgürlük ortamını da hayal etmeyi asla ihmal etmemeliyiz. Despotlar gelirler giderler, geriye bu despotların bıraktığı yıkıntılar arasında yeni, eşitlikçi ve hakkaniyetli bir yaşam kurma hayali kuran halklar kalır. Bu hayali mümkün kılacak koşulları yaratmak içinse sadece size özgürlük vaat eden yeni siyasetçilere değil, kuracağımız özgür konuşmayı mümkün kılacak yapıya güvenebilirsiniz ancak. Böyle bir yapının kurulmadığı her toplumda en demokrat siyasetçi bile çabucak despot olma hayali kurmaya girişir. Bu hayalin panzehri, pozitif özgürlük tasarımıyla oluşturulmuş medya sistemidir.

[1] https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.6112.pdf (Erişim tarihi: 16/06/2022)

[2] Yıldız Silier (2003), “İki Özgürlük Anlayışı”, Felsefe Tartışmaları, Vol. 31, s. 51-68.

[3] Silier, a.g.e.,

[4] Detaylar için bkz: https://www.rtuk.gov.tr/ust-kurul-kararlari (Erişim tarihi: 17/06/2022)

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Yorumlar (1)
Orhan Gazi 2 hafta önce
Her zaman ki gibi mükemmel aydınlatan makele.
18
kapalı