04.07.2022, 11:37

Retorikten Mugalataya AKP Pratikleri

"Hayaldi, gerçek oldu, Türkiye hazır, hedef 2023"

Bu söz AKP’nin 2011 seçim beyannamesinden.

Kimse bu cümleyi duyduğunda her şeyin100 yıllık cumhuriyet için tarihteki en kötü noktaya gideceğini düşünmemişti; ama işte, hayaldi gerçek oldu…

Orwell, 1984 adlı romanında şöyle yazmış: “Parti size gözünüzün gördüğünü ve kulağınızın duyduğunu inkar etmenizi söyledi. Bu onların son ve en önemli emriydi.”

Erdoğancılığı bu sözle analiz edebiliriz.

Öyle ki gerek Erdoğan gerekse yandaşları; Türk siyasi hayatında kendilerine kadarki tüm iktidarları aşacak bir siyasi yalanlar külliyatı oluşturdular; “Erdoğancılık” için “karşıt hakikatler” üreterek bugüne geldiler.

Erdoğancılığın siyasi form olarak geldiği yer, popülist bir örnek olarak siyasal tarihte yer bulması.

Yalın Alpay böylesi durumları “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatin ısrarla ve körü körüne kitleler tarafından ölümüne savunulması” olarak yorumluyor.

Sanırım 20 yılın sonunda tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik olarak gelinen noktayı bir kesim için; Boudrillard’ın “simülakrum” evrenine benzetebiliriz.

RETORİKLER VE MUGALATA

Erdoğan’ın “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatler evrenine” ait temel ipuçlarını 2002 seçim beyannamesinde görmek mümkün; en bariz paragrafı: “PARTİMİZ, Temel hak ve özgürlükleri ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, özellikle Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviyeye yükseltmek için Anayasa ve yasalarda gerekli değişikliği yapacaktır.

Temel hak ve özgürlüklerin, sadece anayasal ve yasal güvenceye alınması ile yetinmeyip, fiilen uygulanması ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir boyutu olarak güçlenmesi yönünde çaba sarf edecektir. Yaşama ve mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümler, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı dikkate alınarak yeniden düzenleyecektir.”

Bu paragrafı okuduktan sonra, geçtim iyileştirmeyi eskisi gibi ne kaldı diye soruyor insan.

AKP ve Erdoğan, 2002’de elini korkak alıştırmış olacak ki 2007’de şaha kalkıyor; işte birkaçı: “Üniversiteler, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda, hoşgörü içinde öğretilip tartışıldığı, yasakların ve sınırlamaların olmadığı özgür bir foruma dönüştürülecektir.”( bugün Boğaziçi Akademisyenleri nöbetinin 547. Günü…)

“…kadınları ilgilendiren yasal ve idari düzenlemeler yapılırken bu örgütlerle işbirliği yapacaktır.” ( bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıktılar)

“Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Tasarısı Taslağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygun olarak hazırlanmış olup, önümüzdeki yasama döneminde öncelikle kanunlaştırılacaktır. ( sadece Onur Ayı etkinliklerine, yürüyüşlerine saldırıları, gözaltıları, yasakları düşünürseniz başka söze gerek kalmıyor)

“Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir. Amacımız toplumumuzu suçun azaldığı, korkunun olmadığı bir barış toplumu haline getirmektir.” (Gezi, Demirtaş, Kavala, Kaftancıoğlu, Çubuk davaları güncel olanlar…)

“Özgürlük adına güvenliği feda etmek anarşi ve kaosa, güvenlik adına özgürlüğü feda etmek ise otokratik ve diktatoryal rejimlere yol açar. Ülkemiz ve halkımız için bu iki temel ilkeyi birlikte hayata geçirmek önümüzdeki dönemin en temel hedefini oluşturmaya devam edecektir.” ( uzaklara gitmeyin; 2015’ten günümüze kısa bir “AKP ile özgürlükler tarihini” gözlerinizin önünden geçirin lütfen)

“2013 yılında; Kişi başına geliri 10.000 doları (satın alma gücü paritesine göre 15.000 doları) geçmiş, Milli Geliri 800 milyar dolara ulaşmış, Enflasyonu ‘düşük tek haneye’ indirmiş, İşsizlik oranını daha da düşürmüş, İhracatı 200 milyar doları aşmış, Turizm geliri 40 milyar dolara yaklaşmış, daha güçlü ve müreffeh bir Türkiye hedefliyoruz. 2023 yılında satın alma paritesine göre milli hasıla büyüklüğü bakımından ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alması ana hedefimizdir”( TÜİK ve Merkez Bankası + Berat Albayrak ve Nebati ‘yi olumlu bir cümlede kullanmak için neler vermezdik.)

2011 beyannamesini Sedat Bozkurt’un yukarıdaki örnekleri de aldığım, bu yazıyı yazmama da vesile olan 26 Haziran’daki “ Aldatıcı Reklam: AKP Seçim Beyannameleri” adlı yazısından tek cümle ile geçeceğim izninizle: “2023 hedeflerinde 2011 beyannamesine göre kişi başı gelir 25 bin, büyüklük 2 trilyon dolar olarak yer alıyor.”

2015’te en büyük yalan özelde Kürtlere genelde barış umudu taşıyan, huzur ve refah arayan herkese: “Çözüm Süreci, insan onurunu merkeze alan AK Parti’nin insani kalkınma ve 2023 hedeflerine ulaşmasının önemli dinamiklerinden birisidir. Çözüm süreci, Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere, tüm ülkemiz için aynı zamanda bir refah sürecidir. Çözüm Süreci, milletimizin ve devletimizin ayaklarına pranga vurmak isteyenlerin, maliyet ödetmek isteyenlerin, oyunlarını bozma hamlesidir. Çözüm Süreci, adaletin tesisi, kalkınmanın devamlılığı için hayata geçirilen insan hakları ve demokrasi odaklı yerli bir girişimdir. AK Parti olarak, 7 Haziran’dan sonra da ülkede birlik ve kardeşliği tesis etmeyi amaçlayan ve dönemsel bir mesele olarak bakmadığımız Çözüm Sürecini kararlılıkla sürdüreceğiz.”

Kuşkusuz en özel yalanlarını en sona sakladılar. İşte 2018:

“Yeni dönemde Meclis daha itibarlı, Hükümet daha güçlü, bağımsız ve tarafsız yargı daha etkin olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle birlikte yürütme erkinin kendi içerisindeki fonksiyonları derli toplu ve etkili bir nitelik kazanırken, kuvvetler ayrılığı prensibi daha sağlıklı bir şekilde uygulanma zemini bulacaktır. Yürütmenin daha bütüncül bir yapıyla daha hızlı ve kaliteli hizmet vermesine dayalı yeni yönetim modelinde güçlü bir Meclis yasama faaliyetlerini daha iyi yaparak yürütme üzerindeki sorumluluklarını yerine getirirken, bağımsız ve tarafsız yargı vatandaşlarımızın adil ve etkin bir şekilde adalet hizmeti alabilmesinin hukuki zeminini oluşturacaktır”

Şu cümleleri okuduktan sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz? “AK Parti, enflasyonla mücadelede çok başarılı bir sicile sahiptir. Uygulayacağımız kararlı politikalar ile enflasyonu yeniden tek haneye indireceğiz.” Bu da 2018’den…

Binali Yıldırım Dünya Ormancılık Günü’nde 4 milyar ağaç diktik dedi ve ekledi: “İnanmayan gitsin saysın.”

İşte AKP’nin kerameti böylesi nice cümlelerde saklıydı. Güç oldu, geç anladık çoğumuz.

YALAN MI, İDEOLOJİK HAT MI?

Erdoğan ve inananlarının ülkenin anayasası ve uluslararası hukukla sıklıkla ters düşmesi, temsil ettiği siyasal otoriter uç, çarpıtılmış şanlı geçmişin tekerrür edeceğine dair uydurma gelecek tahayyülü Erdoğan’ın varacağı noktayı işaret ediyor.

Bugün hem Erdoğan’a hem de onun yalan söylemekten imtina etmeyen ekibi ve yandaşlarının yaptıklarına alaycı, küçümseyici, hafife alan açıklamalar getirmek; ilerideki tutumlarına dair hoşumuza gitmeyecek, bugün dillendirmekten çekindiğimiz şeyle yüzleşmekten bizi korumayacaktır.

Reddettiğimiz şey, kendi hakikatimiz, kendi kaderimiz biraz da…

Erdoğan’la mücadele, onun siyasi gündemini doğru okumaktan geçiyor.

Ülkenin geleceği için gerçekçi ve sağlıklı politikalar geliştirmek, onu seçimde yenmek için önemli.

Yalan; Erdoğan ve yandaşlarının sığındıkları bir şey değil, neredeyse kutsallığında tereddüt edilmeyen (“artık liderin söylediği her şey bu kitle için hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeye gerek kalmadan sarsılmaz birer hakikate dönüşüyor.” diye açıklıyor Yalın Alpay bu durumu) liderin etrafında üretilmiş “karşı hakikatin” bir siyasi gelenek olarak inşa edilmiş ve bize gelecek olarak dayatılacak olması.

Erdoğan’ın varlığı yandaşlarında -abartılı gelebilir- dinin esaslarından birine dönüştüğünü bile göremedik. Gördüğümüzde de bir grubun hezeyanları olarak yorumladık.

Başbakanlığın Davutoğlu’na Allah tarafından verildiğini tebliğ edenlerde, Binali Yıldırım'a oy vermeyenleri "dindar olmamak, haram-helal bilmemekle suçlayanlarda, CHP seçmenini “fetva alanına girmiyor" diye tekfir edip, HDP için “Allah partilerini ilhak eylesin. Rey verenlerin bütün ellerini iptal eylesin, kurutsun” diyenlerde Erdoğan’ı bugüne taşıyan motivasyonu görmedik.

Uzatılabilir örneklerle; ama gerek yok, bunlar yeter...

Federico Finchelstein, “En büyük faşist yalan, diktatörlüğün demokrasinin en hakiki biçimi olduğu fikriydi.” der ve sürdürür:

“Diğer faşist yalanlarda olduğu gibi bunda da uydurulmuş hakikat ampirik gerçekliğin yerini aldı.

Gerçeklik perspektifinden bakıldığında bu tür bir ideolojinin mahsulü asla doğru olamazdı.

Bu en basit ifadeyle yanlıştı; ancak faşistler yalanlarının daha derin hakikatlerin kanıtları olduğuna inanıyorlardı.

Gerçek delilleri reddediyorlar ve bu delillerin yerine liderlerine ve savundukları totaliter ideolojiye duydukları derin ve neredeyse dinsel bir inancı koyuyorlardı.

Lider ve ideoloji onlar için mutlak hakikatin kanıtıydı.

Faşistler yalanları konusunda sinik değildi; onlar gerçekten inanmak istediler ve inandılar.”

Farkında olmadığımız ya da hafife aldığımız şey; Erdoğan ve yandaşlarının yalanlar üzerinden bize ulaştırdıkları mesajlarının içeriklerine bizim çoğu zaman ideolojik bağlamıyla bakmadığımız gerçeği.

Biz, onların bir siyaset tarzı olarak yalanı benimsediğini düşünüyoruz ve bunu da kolay alt edilebilir, gülünç durumlar olarak yorumluyoruz. Oysa yoğunlaşmak gereken yer, bu politikalarının getireceği yıkıcı sonuçlar.

Mitomaniye vardığını düşündüğümüz bu anormal halin faşizme giden siyasi /ideolojik yol ile açıklanıyor olmasını çoğumuz görmüyoruz.

Erdoğan gibi liderlerin hep bir ajandaya sahip olduğu tarihsel gerçeği ve bunlara karşı etkili bir muhalefet geliştirmenin farkında mıyız, emin değilim.

Erdoğan‘ın aleyhine olan yargı kararlarını tanımaması, lehine olanı adaletin tecellisi olarak yorumlaması; cumhur ittifakı dışındaki diğer tüm muhalefeti terörle ilişkilendirmesi, hakaretleri bize yakın gelecekte yaşayabileceğimiz bir şeyler hakkında ip uçları veriyor.

Bu ipuçları; Erdoğan’ın popülist siyasetinde “rasyonelliğin, duygulara; çeşitliliğin, tek sesliliğe; özgürlüğün, otokrasiye sürüklendiğini” gösteriyor.

“Kontrolü kaybetti, gideceğini gördüğü için öfkeleniyor, az kaldı, geliyor gelmekte olan”a benzer şeyler söyleyip, bütün bunlardaki ideolojik hattın altında yatan faşist hakikati görmeyen rehavete ermiş muhaliflik, popülist bir liderin evrileceği yeri de doğru teşhis edemez.

Henüz yaftalanmayanlarımız; çok yakın bir gelecekte “halk düşmanı, vatan haini, terörist, işbirlikçi, bölücü, ajan, casus, dış mihrakların uşağı ve seçkinci” gibi sıfatlarla yaftalanabiliriz.

Erdoğan’la Putin’i, Bolsonaro’yu, Orban’ı bugün ortaklaştıran “yalanları ve hakikatler” evreni, siyasetin bu olağan dışı halinde kafası biraz karışacak muhalefetle, onu tarihte kaldığını düşündüğümüz diktatörlük evreniyle de ortaklaştırabilir.

Erdoğan’ın iktidarı için “muhafazakar demokrat” dediğimiz günlerden bugüne geldik, unutmayalım.

Yine Finchelstein’dan hatırlayalım; “Hitler’i acınası, dürtüsel hareket eden bir şarlatan olarak siyasi denklemden çıkaranlar”, Hitler “yeni gerçeklikler yarattıkça dünyayı da gittikçe söylediği yalanlara benzettiğinde” ağır bedeller ödemek durumumda kalacaklarını çok geç fark ettiler.

DEMİRTAŞ YANILIYOR

Yeri gelmişken yazının burasında Selahattin Demirtaş’ın son yazısı üzerinden seçimlerin yapılmayacağı ya da Erdoğan’ın kazanamayacağı bir seçime girmeyeceği, aday olmayacağı düşüncesini de anlamsız buluyorum. Zira buraya kadar anlattıklarımızla bu durum çelişirdi.

Erdoğan gibi popülizmin zirvesini yaşayan bir lider için seçimler, kendisine atfedilen tüm üstünlüğü pekiştirdiği için vazgeçilmez.

Çünkü seçimler onun ekonomi, siyaset, kültür, sosyal bilimler, tarih vs düzlemde ortaya attığı bilgisinin teyidi ve meşruiyet zemini için çok önemli. Onu var eden şey seçimler oldu.

Seçimden kaçmak taşıyabileceği bir yük değil. Popülist siyasetinin “son büyük savaşı olarak tahayyül ettiği karşılaşmadan” kaçmayacaktır.

Erdoğan; seçimlerle tek gerçek temsilcisi olduğuna inandığı, ona gücünü bahşeden milletine sığındı hep.

Hukuk tanımazlığının da, küfrünün de meşruiyetini seçimlerle temsilcisi olduğunu söylediği millete dayandırdı.

Popülist hükümranlığının onayını milletinden seçimlerle aldı.

Erdoğan ve etrafındakiler söylediklerinin yalan olduğunu bilse dahi 20 yıllık iktidarında imal ettiği kitlesi; Erdoğan’ın söylediklerinde kendi inançlarını, savlarını ve hayallerini gördüğü için liderlerinin sürekli tutarsızlıklarını; boşa çıkmış iç siyaset, nerdeyse gün aşırı değişen dış siyaset ve başarısız, temelsiz ekonomi yönetimi konusunda söylediklerini yalan olarak algılamıyor.

Küçümsediğim için söylemiyorum ama; hakikatlerle değil duygusal algılarla imal edilmiş bir evrende yaşatılan bir kitle; “siyasi kararlarını akıl yürütme ile değil duygusal dolayımları aracılığıyla verdiği için” retorikten safsataya uzanan AKP’nin iktidar pratiğini yaşıyoruz.

“Hakikatin önemsizleşmesi döneminde hiçbir konuda terazisi şaşmayan bu bilge kitlenin iradesi her şeyin üzerinde tutulur ve siyaseten yapılan her şey bu bilge kitle aracılığıyla meşrulaştırılır” ya, hep öyle yaptı Erdoğan.

Kuşkusuz bu meşruiyet süreci de bir anda olmadı.

Yukarıda sözünü ettiğimiz seçim beyannameleri arasındaki süreçte toplumdaki rasyoneli irrasyonele dönüştürmek için epey zamanı oldu Erdoğan ve partisinin.

Keyes’in tabiriyle “yalanlara alışan kitleler artık siyasilerin yalan söylemesini umursamayan” bir noktaya geldiler, getirildiler.

Geçen yazımda değinmiştim: “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyordu Hannah Arendt.

İşte Erdoğan da 20 yılda sadece yalandan mamül kendi karşıt hakikatini kurmadı; esas amacı olan “kitlelerde hakikate karşı güvensizlik yaratmak ve mümkünse ortak paydada birleşilebilecek bir hakikatin olmadığı kanaatini yerleştirmeyi” başardı.

20 yılda “kendi kanaatlerini besleyen “gerçek halk” ve AKP arasında bir bütünleşme inşa edildi.

Erdoğan her seferinde faşizmden farkını, iktidarını meşrulaştırma kaynağı olarak gördüğü “gerçek halk”a başvurarak oluşturdu.

Öyle ya, ona faşist diyemiyorsak seçime izin verdiği için…

Seçim Erdoğan’ın yaratılmış hakikatinde hala başat rol...

Ondan vazgeçeceği zamanlarda değiliz henüz.

Ama yalanın siyasi norm halini aldığı, Fatih Yaşlı’nın tabiriyle "ne söylüyorlarsa tersini yaptıkları, ne yapıyorlarsa tersini söyledikleri”, hakikatin önemsizleştiği “pre-faşizm” dönemindeyiz.

Yorumlar (0)
30
açık