Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu uyardı: 'Güney Afrika’da, COVID-19 ve HIV ‘sinerjik pandemiler’ olarak yaşanıyor'

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’ndan ‘sinerjik pandemi’ uyarısı. Hamzaoğlu, 5 varyanttan 2’sinin, nüfusunun yüzde 13’ünden fazlasının, bağışıklık sistemi zayıflığına yol açan HIV pozitif kişilerin oluşturduğu Güney Afrika’da...

31 Mart 2022, 23:39 Mutlu Sereli Kaan
Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu uyardı: 'Güney Afrika’da, COVID-19 ve HIV ‘sinerjik pandemiler’ olarak yaşanıyor'

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’ndan ‘sinerjik pandemi’ uyarısı. Hamzaoğlu, 5 varyanttan 2’sinin, nüfusunun yüzde 13’ünden fazlasının, bağışıklık sistemi zayıflığına yol açan HIV pozitif kişilerin oluşturduğu Güney Afrika’da görülmesinin bir rastlantı olamayacağını belirtiyor ve şu anda Güney Afrika’da HIV ve COVID-19’un “sinerjik pandemiler” olarak yaşandığına dikkat çekiyor.

COVID-19 pandemisinin başından bu yana dünyada Alfa, Beta, Gamma, Delta ve Omikron olmak üzere 5 farklı varyant tanımlandı. Varyantların, hastalığın etkeni olan SARS-CoV-2 virüsünün farklı nedenlerle bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde uzun süreli enfeksiyonlar sonucunda çeşitli mutasyonlar geçirerek evrimleşmesinden kaynaklandığı biliniyor. Söz konusu varyantlardan 2’sinin; Beta ve Omikron varyantlarının, yaklaşık 1 yıl arayla aynı yerde, Güney Afrika’da tanımlanması ise dikkat çekiyor.

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, 5 varyanttan 2’sinin, nüfusunun yüzde 13’ünden fazlasının, bağışıklık sistemi zayıflığına yol açan HIV pozitif kişilerin oluşturduğu Güney Afrika’da görülmesinin bir rastlantı olamayacağını belirtiyor ve şu anda Güney Afrika’da HIV ve COVID-19’un “sinerjik pandemiler” olarak yaşandığına dikkat çekiyor. Bunun hem Güney Afrika, hem Afrika kıtası, hem de dünya için büyük bir risk oluşturduğunu belirten Hamzaoğlu, “Tek başına bu örnek bile ‘patent’ dediğimiz ‘fikri mülkiyet hakkı’nın bir insanlık suçu aracına dönüştüğünü gösteriyor. Adı üzerinde, ‘pan’demi ile mücadele küresel olmak zorundadır. Dünya genelinde ülkelerin bir araya gelerek, HIV tanı testi ve ilaçları ile COVID-19 tanı testi, aşıları ve geliştirilmek üzere çalışılan antiviral ilaçlar da dâhil olmak üzere, tümü ‘insanlığın malı’ haline getirilmeli ve her bir insanın, kıta, ülke, cinsiyet, yaş ve ekonomik farklılık gözetilmeksizin bunlara ulaşmaları sağlanmalıdır” diyor.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Toplum ve Hekim Dergisi editörü, halk sağlığı ve epidemiyoloji uzmanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ile COVID-19 salgınında dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu konuştuk.

Salgında, Türkiye’de ve dünyada içinde bulunduğumuz durum nedir? Salgının “etkisini yitirdiğine” ya da önlemlerin kaldırılabileceği seviyede sönümlendiğine ilişkin bir durum söz konusu mu?

Dünyada her gün, ülkeler -bir ülke de olabilir, bölge de olabilir- saptadıkları test pozitif yeni olguları kaydediyorlar ve kamuoyuna da bildiriyorlar. Bu veriler toplanıp günlük-24 saatlik olarak biraraya getirildiklerinde, dünyada o gün kaç vakanın saptandığı, kaç kişinin COVID-19’a bağlı olarak yaşamını yitirdiği görülmüş oluyor. Biz buna salgın eğrisi diyoruz. Başladığından bugüne kadar artmalar-azalmalar nasıl, önlemler etkili olmuş mu, kontrol altına alınabilmiş mi, örneğin aşı ya da önleyici tedbirler ne gibi etki göstermiş, bunu da değerlendirmemizi sağlıyor. Yeni vakalar arttı mı, azaldı mı, bütün bunları izleyebiliyoruz. Bu yüzden, şimdi de, bu sorunun yanıtını yine salgın eğrisine bakarak söyleyebilirim. Salgın eğrisine baktığımda şunu görüyorum: Dünyada salgının başladığı günden bugüne kadar, kontrol altına alınabilmiş bir durum yok. Dönem dönem alevlenmeler gözüküyor. Aralık ayının son günlerinde başlayan alevlenme Ocak ayında zirveye ulaştı ve öyle bir hale geldi ki, görebildiğim kadarıyla 21 Ocak 2022 tarihinde dünyada ilk kez bir günde 3 milyon 815 binden fazla yeni vaka bildirilmiş oldu.

Bu “rekor” değil mi?

Maalesef. Ardından da bir düşme eğilimi gözüküyor. Ocak ayı itibarıyla haftalık ortalama 3 milyon 395 bindi. 20 Mart 2022 itibarıyla, dünyada 1 hafta içinde ortalama 1 milyon 633 bin yeni vaka tespit edildiğini görüyoruz. Yani, zirve yaptığını söylediğim o 21 Ocak’ı da içeren 26 Ocak haftasından itibaren yavaş yavaş bir azalma eğilimi var ama bir yıl öncesi ile karşılaştırdığımızda durumun çok vahim olduğunu görüyoruz. 2021 yılının 20 Mart’ında günlük 477 bin idi yeni hasta sayısı ortalaması. 26 Ocak 2021’de ise yeni hasta sayısı 573 binin üzerinde. Evet, bugün Ocak ayı itibarıyla Aralık ayındaki alevlenme düşüş eğilimine girse de, bir yıl önceki tablonun 3 katından fazla olduğunu, 4 kata yakın bir fark olduğunu görüyoruz.

‘İYİLEŞME İLE SONUÇLANSA BİLE ORGANLARDA NE TAHRİBAT YAPTIĞINI BİLMİYORUZ’

Tablo böyle iken, dünya genelinde önlemleri kaldırma eğilimiyle karşı karşıyayız. Neden?

Hepsinin gerekçesi şu: Hastalık nedeniyle ölüm, önceki alevlenme dönemlerine göre azaldı. Doğru, azaldı ama şunu söyleyeyim, çok daha hızlı bulaştığı ve çok daha fazla insanı hastalandırdığı için bu yeni varyant, vaka sayılarındaki görece düşüş ya da öldürücülüğünün az olması çok etkili değil. İnsanlar yine ölmeye devam ediyor. Bir önceki yılki alevlenmelere göre sayılar daha az görünüyor ama hasta sayısı çok arttığı için ölen sayısında anlamlı bir azalma göremiyoruz. Kaldı ki; bunun altını maalesef doldurmak gerekir diye düşünüyorum: Bu hastalık iyileşme ile sonuçlandığında kişilerin organlarında ne gibi tahribat yaptığı ile ilgili elimizde tam bilgi yok. Şu anda ulaşmakta olan bilgiler de maalesef can sıkıcı; gözde, kalpte… Şu ana kadar beyinle ilgili tam bir bilgi yok. Ama onun dışında organların çoğunda, kalp dokusu dâhil, etkenin kendi varlığı saptanmış durumda. Bu bir tahribatın olabileceğini, özellikle gelecek yıllarda COVID-19 geçirmiş ama iyileştiği düşünülen kişilerde başka sağlık sorunlarının çıkmasına hazır olmak gerektiğini gösteriyor. O nedenle, “bu hastalığın öldürücülüğü azaldı, (her ne kadar hastalandırıcılığı artsa bile, her ne kadar geçen yıla göre 5 katı fazla hasta bile olsa) günlük önlemleri azaltalım” demememiz gerekir. Çünkü bu hastalığı geçirenlerde ne gibi sekellerin kaldığı ile ilgili net bir bilgi yok. İyileşenlerde bu hastalığın etkisi ortadan kalkmış olmuyor. Eş dönemde de maalesef dünyada, daha önce Avrupa bölgesinde hiç gözükmeyen çocuk felci hastalıklarının son birkaç aydır yeniden görülmeye başladığıyla ilgili raporlar paylaşılıyor resmi kanallar aracılığıyla.

Elimizde aşı gibi önemli bir mücadele aracı var örneğin. Ama başta patent engeli nedeniyle, bu konuda dünyada ciddi bir eşitsizlik yaşandığını görüyoruz. Neler söylersiniz bunun için?

Salgınla mücadele için, insanlık tarihinin biriktirdiği, bilimsel bilgilerle oluşturulmuş pek çok olanak varken, hem ülkemizde, hem de dünya genelinde bunların maalesef insanlık yararına, toplum yararına kullanılmadığını görüyoruz. Etkenin ortaya çıkmasının ardından Ocak 2020’de Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) salgını tanımladı ve Mart 2020 itibarıyla da pandemi ilân etti. Ki bu tarih, Sağlık Bakanı’nın da Türkiye’deki ilk vakayı açıkladığı güne denk geliyor. Aşı çalışmaları biliyorsunuz hemen Ocak 2020’de başladı. Çünkü Çin, orijinal etkenin genom bilgisini 7 Ocak 2020’de çözümledi ve 10 Ocak 2020’de de DSÖ aracılığıyla tüm dünya ile paylaştı. Bu aşı çalışmalarının başlangıcı demek. Yine DSÖ aracılığıyla, SARS döneminden gelen aşı çalışmalarına ilişkin birikmiş bilgiler, birikimler, teknolojik olanaklar tüm dünya ile paylaşıldı ve birçok hükümet, aşı şirketlerine, bu konuyu çalışan laboratuvarlara milyarlarca dolar -hibe derecesinde- kamu kaynağı sundu. Nisan ayının sonuna kadar dünya genelinde bununla mücadele ile ilgili neredeyse topyekûn, hem ülkelerin kendileri için, hem de uluslararası ilişkiler anlamında bir çaba vardı. Ne zaman ki, Mayıs 2020’de etkenle ilgili, bulaşmayla ilgili, korunmayla ilgili bilgiler ortaya çıkmaya başladı, bu sefer hastalığın yavaş yavaş sınıfsal bir karakter kazandığını gördük. Yani patronların, burjuvazinin, kendilerini sakınmak adına önlemler alırken, çalışmak zorunda olanların bu hastalıkla baş başa bırakıldığını gördük. Mesele insanlığı bir dertten kurtarmak olsa idi eğer, 14’e yakın aşı teknolojisi var bugün, bu teknolojilerden her birini kullananlar öbekler oluşturabilirler ve onun üzerinden gidilebilirdi. Bazı aşılar 3 doz, başı aşılar 2 doz, bazı aşılar tek doz; benim notlarıma göre, DSÖ 7 aşı çalışmasının tek doz üzerinden yapılabildiğini söylüyor. Düşünsenize ne kadar kıymetli bir şey. Niçin dünya bunlar üzerinde elbirliği ile yoğunlaşmıyor?

Niçin?

Çünkü şirketler para kazansın diye. Bugün Biontech diye tanımlanan aşı, Pfizer’in tekelinde bulunuyor ve şu ana kadar kazandığı paranın haddi hesabı yok. Kamunun, özellikle Amerika’da kamu kaynaklarıyla aşı çalışmalarına yapılan desteğin 30 milyar dolara yakın olduğu söyleniyor. Tüm bu tabloya rağmen bu aşıyı satarak para kazanıyorlar. Öte yandan milyonlarca doz süresi dolduğu için imha edildi, milyonlarca doz zengin ülkelerin depolarında bekliyor. Son veriler, dünyada nüfusun yüzde 56’sına iki doz aşı yapılabildiğini gösteriyor. Bir ülke var ki nüfusunun yüzde 98’i aşılanmış, bir ülke var ki -Çad gibi, Haiti gibi- nüfusun onbinde 97’si aşılanabilmiş. Kabul edilebilir bir tablo değil.

‘FİKRİ MÜLKİYET HAKKI İNSANLIK SUÇU ARACINA DÖNÜŞTÜ’

Hepimizin aşılanması için aşı var, bunu üretebilecek kapasite var, bunu üretebilecek bilgi var ama bu tercih edilmiyor. Benzer bir şeyi HIV salgınında da yaşamıştık biliyorsunuz. Dünyanın en kalabalık HIV pozitif nüfusu Güney Afrika’da. 60 milyonluk nüfusun 8 milyonunun, yani yüzde 13’ünden fazlasının HIV pozitif olduğu belirtiliyor. Hem erken tanı için yeterince test yok ve çok pahalı. Hem de ilaca ulaşamıyorlar. Bir dönem Hindistan ve Brezilya’nın da desteği ile patent dışı üretim yapılıp, kişi başı yıllık 10 bin dolara mal olan ilaçlar bin dolara mal edilmişti. Ama Dünya Ticaret Örgütü müdahale etti, fikri mülkiyet hakkı nedeniyle konuyu tahkime götürdü ve bu üretim durdurulmazsa eğer ambarga uygulayacaklarını söylediler. Güney Afrika da bunu durdurmak zorunda kaldı. Şimdi aynı şey COVID-19 aşısı için de geçerli. Dünyada hâlâ aşıya ulaşamayan ülkeler, bölgeler var. Zengin ülkelerde tek doz aşı uygulanma oranı yüzde 64 civarında bugün itibarıyla. Afrika’da ancak nüfusun yüzde 20’si aşılanabilmiş. Yoksul ülkelerin yüzde 14’ü aşılanabilmiş; tek doz uygulamaları bunlar. Zengin ülkelerin ise yüzde 81’i aşılanabilmiş günümüz itibarıyla. Bunlar hakikaten bir insanlık sorunu olarak tanımlanmalı. İnsanlık suçu devam ediyor. Fikri mülkiyet hakkı insanlık suçu aracına dönüştü. Bugün tüm dünyada bir sağlık krizi yaşanıyor, ekonomik krizin, siyasi krizin yanı sıra, bunların da görülmesi gerekir. Mesele dünyada var olan kaynakları, insanlığın ortak geleceği adına paylaşmamaktan geliyor. Paylaşmamak adına imha ediyorsunuz aşıları. Düşünebiliyor musunuz? Paylaşmamak adına, fiyatın düşürülmemesi için.

‘GELECEĞİMİZE ŞİDDET UYGULANIYOR’

Öte yandan aşı çalışmaları da son hızla devam ediyor...

DSÖ’nün 18 Mart bültenine göre, şu anda 344 aşı çalışması devam ediyor. Bunlardan 149 tanesi klinik aşamaya gelmiş. Kıymetli bir durum bu. 10 tanesi faz 4; artık son aşamada. Şu anda kullandığımız hiçbir aşı faz 4’ü bitirmiş değil. Ne gibi etkiler olacağı bütünüyle görülebilmesi için toplumdaki aşı yapılmışlar izlenerek karar veriliyor. 34’ü de faz 3 aşamasına gelebilmiş. Acil kullanım hakkı da bu aşamada veriliyor. Ama dediğim gibi, tek doz çalışmalara ağırlık verelim, daha etkili gözüken aşılara ağırlık verelim, beraber çalışalım, bilim insanlarını biraraya getirelim, insanlık adına beraber çalışsınlar; dünyada bunu organize edecek akıl yok maalesef. Bunun alternatifini Küba yapıyor, biliyorsunuz. Hiç olmazsa, kendi ürettiği aşıları başka ülkelerde de, Vietnam gibi, İran gibi ülkelerde de, o teknolojinin ve kapasitenin olduğu ülkelerde üretiyor. Olmayanları da kendi üretip teslim ediyor. Yani insanlığın özünde böyle bir nüve var. Ama sistemin hâkimiyeti, içinde yaşadığımız kapitalizmin neoliberal dönemi, her türlü sorununun ve kötülüğünün, insana karşıtlığının ve akıl dışılığının deşifre olmasına rağmen, bunları devam ettirecek rıza araçlarına ve zora sahip hâlâ. Ve şu andaki savaş koşullarında olduğu gibi, insanlara acı çektirmeye devam ediyorlar. Bunu hepimize ve geleceğimize uygulanan bir şiddet olarak görmek gerekir. Vücudumuza, zihnimize değil, geleceğimize şiddet uygulanıyor, doğmamış çocuklarımıza şiddet uygulanıyor. Bunu görmek lazım. Çünkü bedenlerimiz hastalıklı hale geliyor.

Konu Güney Afrika ve HIV’den açılmışken, Toplum ve Hekim Dergisi’nin son sayısındaki “Editör’den” yazınızda, Güney Afrika’da COVID19 ve HIV salgınlarının “sinerjik pandemiler” haline geldiğini yazıyorsunuz. Bunu açar mısınız?

Şöyle; biliyorsunuz, HIV pozitif olanlarda bağışıklık sistemi çok zayıf. Yeni bir bulaşıcı etken geldiğinde vücut kendini savunamıyor ve o nedenle de COVID-19 böyle kişilerde daha uzun süre vücutta kalıp hastalığı devam ettiriyor. Böyle olunca COVID-19 etkeni o vücutlarda mutasyona uğrama olanağı buluyor. Kendini değişen koşullara göre adapte etmeye çalışıyor. Dünyada 5 varyant tanımlandı bugüne kadar biliyorsunuz; Beta varyantı Ekim 2020’de Güney Afrika’da tanımlanmıştı. Kasım 2021’de Omikron varyantı yine Güney Afrika’da tanımlandı. Düşünün 5 varyantın 2’si Güney Afrika’da; bu rastlantı değil. Dünyada HIV pozitiflerin yüzde 20’si Güney Afrika’da yaşıyor. Güney Afrika’da yaşayan nüfusun yüzde 13’ünden fazlası HIV pozitif. Böyle bir ülkede COVID 19 hem o insanlar için, hem o ülke için, hem Afrika kıtası için, hem de dünya için patlamaya hazır bir bomba; ki iki kere patladı. İlk önce oralarda tanımlanmış olması orada ortaya çıktığının tabii ki yüzde 100 kanıtı değil. Ama iki varyantın orada tanımlanmış olması hiç de rastlantısal değil. Özellikle son dönemde Güney Afrika verileri HIV ve COVID-19’un sinerjik iki pandemi haline geldiğini gösteriyor.

Aşı oranların da en düşük olduğu bölgeler burası.

Tabii. Yoksulluk var çünkü.

‘AŞI TOPLUMSAL MÜLKİYETE DÖNÜŞTÜRÜLMELİ’

Bugün, bu salgın eğrisi ortadayken, tek vaka varken gösterdiğimiz “teyakkuzun” gerisindeyiz. Ve bu konuda irade göstermesi gereken hükümetler, sağlık otoriteleri üzerine düşenleri yapmıyor. Bu noktada ne yapılması gerekiyor?

Pandemi ile mücadele adından da anlaşılacağı gibi, ülkelerin kendi başlarına yapacakları bir mücadele değil, dünya çapında yapılması gereken, dünya genelinde örgütlenmesi gereken bir mücadele. Birincisi; aşının patentinin değil kalkması, toplumsal bir mülkiyete dönüştürülüp, dünya kapasitesi kullanılarak herkes için sağlanması gerekiyor. Antiviral ilaç çalışmaları sürüyor. Ortaya çıkan ilaç çalışmalarının da yine dünya genelinde ve kamusal olarak organize edilmesi gerekiyor. Her yerde toplumsal tedbirlerin, toplu taşım araçlarından okullara, üniversitelere, yaşam alanlarından çalışma alanlarına, fabrikalardan madenlere kadar bu önlemlerin alınması gerekiyor. Bilinen ve etkili önlemler var. Bunların tümünün maliyet gerekçesiyle… İki tür maliyet tanımlıyorlar; birincisi üretim sürecinde, üretim düşerse bu da bir maliyet kapitalistler için. İkincisi, alınacak önlemlerin maliyeti. “Çifte maliyet” diye tanımlıyorlar alınacak önlemleri. Ama şunu düşünün; evet insanlar ölmüyorlar ama bir 5 yıl sonra bu hastalığı geçirmişlerin, günlük hayatını nasıl yaşayacaklarını bilemiyoruz. Dolayısıyla ürettikleri arabaları, oyuncakları, giysileri, teknolojik ürünleri kimlere satacaklar? Onlara akılcı bir öneri sunmak durumunda hissetmiyorum kendimi. Yapılması gereken şey, hızlı bir biçimde hayatın tüm dünyada kamusallaştırılmasını sağlamak, var olan kaynakları toplumsal gereksinimleri önceleyerek kullanmak. Pandemi ile mücadele kamusal olur, birinci basamakta olur, dünya genelinde organizasyonla olur.

Yazın “vakalar azalıyor, hastalık mevsimsel bir seyir gösteriyor” yorumları yapılıyor…

Hemen şunu söylemek isterim: Türkiye’nin salgın eğrisine bakalım; 2021’in Temmuz ayının ortasında yeni bir pik ile karşılaştık hatırlarsanız. Hastalığın mevsimsel seyir gösterdiğine ilişkin kesin bilgilere sahip değiliz. Nitekim, geçen Temmuz ayındaki pik bunu gösterdi. Kamusal önlemlerin gevşetilmemesi gerekir. Turist gelecek diye, turizm sektöründe hizmet sunan gençlerimizin riske atılmaması, maskesiz vb. çalışmalarına müsaade edilmemesi gerekir.

‘VAR OLAN OLANAKLAR İNSANLIK ADINA DEĞİL, PATRONLAR YARARINA KULLANILIYOR’

Bildiğimiz bu etken olmasaydı eğer, herkes hasta olsun, ondan sonra pandemi bitecek diyebilirdik. COVID 19, COVID 24’e geldi aslında. Her bir varyant, yeni bir etken olarak kabul edilebilir. Ve bu böyle devam ettikçe, aşı ile sağladığımız bağışıklığın da etkisi azalıyor. Dolayısıyla bu etken, SARS’ta olduğu gibi, insandan insana bulaşma özelliğini kaybedeceği bir varyant geliştirmeden, bizim irademizle, aklımızla, insan olarak baş etmemiz mümkün değil, sermaye buna izin vermiyor. Omikron ile hasta olanlar yeniden hasta oluyor, daha hızlı bulaşıyor, onlar da ölüyor. Etkenin mutasyona uğraması için koşullar var oldukça, her bir varyant yeni bir etken demek esasında. İki varyantın karışımı olarak “Delmikron” varyantının görüldüğüne ilişkin haberler yansıdı biliyorsunuz. Hem Delta, hem Omikron, bu çok riskli bir şey. Sorunun daha da büyümesinin önünü açabilir. Bütün bu risklere karşın, insanlığın bugüne kadar biriktirmiş olduğu bilgisi, var olan teknolojik donanımı ile maalesef patronlara teslim olmuş durumdayız, iradi olarak. İnsanlık adına kullanamıyoruz var olan olanakları, bugünün sorunu budur. Bugün patronlar daha fazla kazanacak diye ve bu kaygıdan yararlanarak, onları temsil eden iktidarlar yönetimlerine daha rahat devam edecekler diye bu süre uzuyor, en azından gerçek anlamda ortadan kaldırmak adına gerçek önlemlerin alması konusunda tutum alınamıyor.

Son olarak, sizin özellikle altını çizmek istediğiniz bir nokta var mı?

Umudumuz var. Elimizdeki olanakları toplum yararına kullandığımızda biz bu mücadeleyi kazanırız. Onun için de, Türkiye’de bir seçim dönemi geliyor. Bir demokrasi ittifakı; eğitimin, sağlığın, pandemi ile mücadelenin toplum için, toplum yararına kamusal olarak yapılacağı bir sistemi oluşturabilecek bir demokrasi ittifakı kurulabilirse, sandıktan bunu çıkartabiliriz. Bu hepimize umut verir ve dünyaya da örnek olur.

Yorumlar (0)
16
parçalı az bulutlu