09.09.2022, 09:44

Oto sansürün dayanılmaz cazibesi

“Çatışmayı tatsız bulmak, çıkarları bu çatışmalar tarafından tehdit edilenler için hoştur.”[1]

Terry Eaglaton

Dilimizde “her doğru her yerde söylenmez” diye bir söz vardır. Muhtemelen buna benzer sözler başka dil, kültür ve toplumlarda da mevcuttur. Bu sözün bir iması, her kişinin yerine ve duruma göre konuşması gerektiğidir. Her doğruyu her koşulda söylerseniz, iletişim kazalarına, hatalara, yanlışlara düşersiniz. Misal bir çocuğun aslında ebeveynlerinin öz olmadığını, kendisinin evlatlık alındığını, ebeveynlerinden önce tutup çocuğa pat diye söylerseniz, orada ya bir düşüncesizlik ya da kasıt aramanız gerekir. Bu durumda doğruyu söyleyen kişinin iyi bir iş yaptığını değil, belki de düpedüz kötülük yaptığını düşünürüz. Söylemeniz doğru bir davranış dahi olsa, sizinle bir sırrını paylaşan dostunuzun sırrını toplum içinde durup dururken ifşa etmezsiniz; ederseniz bu eylem sizi güvenilmez biri yapar. Bu ve buna benzer adabı muaşeret kuralları, insanın sosyalleşme sürecinde öğrendiği kurallardır. Doğru ya da yanlış, gerçeklerin bir şekilde duruma ve koşula göre gizlenmesi, bir anlamda insanın toplumsallaşma sürecinde taktığı maskelerin yapıtaşlarıdır.

“SAHİ ELEŞTİRİ KİMİN İŞİNE YARAR?”

Ne var ki, bu sözün bir de kişiler arası iletişim boyutunu aşan bir anlamı daha vardır. “Her doğru her yerde söylenmez” sözünün bu iması/anlamı, çoğu zaman ikiyüzlüce, sinik bir şekilde ötelenen bazı hakikatlerin topluluk-devlet-grup-parti gibi menfaat grupları lehine dile getirmemek gerektiği gibi bir tavsiye içerir. Yurttaşlık bağıyla bağlı olduğunuz bir devletin “yerli yersiz” bir zamanlar bir etnik gruba karşı soykırım uyguladığını dile getirirseniz, bu eylem sizi bazılarının nazarında “hain” sınıfına sokar. Ailenizin içinde bir ensest vakası yaşanmışsa, çoğu zaman sizden “aile onuru ve gururu zedelenmesin” denilerek bu vakayı dışarıya karşı gizlemeniz beklenir. Partinizin yönetimi ya da lideri siyasi olarak yanlış bir hamle yaptığı zaman ya da hukuki olmayan bir işleme pragmatik gerekçelerle ses çıkarmaktan imtina ettiği zaman, bu eylem-eylemlerin eleştirilmemesi gerekir. Eleştirinin zamanı değildir zira. Hele şu iktidar bir devrilsin, hele iktidar koltuğuna bir geçilsin, ondan sonra herkes her istediği eleştiriyi dile getirebilir. Sahiden de öyle mi olur? İktidarı ele geçiren kişi ya da partiler, ancak iktidar olduktan sonra mı eleştirilebilir? Ya da soruyu şöyle soralım: Her muktedirin, muhaliflikten kurtulduğu anda eleştiriye tahammülü devam eder mi? Soruları uzatalım: Eleştiri, eleştirilen kişi ya da grupların muarızlarının işine yarar denilerek yapılmayabilecek bir şey midir? Sahi eleştiri kimin işine yarar? Eleştirinin yol açacağı düşünülen çatışma, (dikkat ederseniz kutuplaşma ya da kavga demiyorum) her zaman kötü bir şey midir? Çatışmadan kimler rahatsız olur? Çatışmadan kaçınmak oto sansüre yol açar mı? Oto sansürün “oto”su yani sahibi kimdir? Sansür her zaman bir egemenden ya da yukarıdan doğru mu süzülüp gelir? Hangi koşullar altında insanlar kendini sansürler?

“AMA ÇALMIŞSIN!”

Bazı tarihsel dönemlerde, yalan, ikiyüzlülük, gerçekleri sumen altı etme, görmezden gelme, ihmal etme, çarpıtma gibi eğilimler toplumun tümüne sirayet eder. İçinde yaşadığımız dönem ve koşullarda bu tür eğilimlerin sanki iktidar ve destekçilerinin yaygın eğilimi olduğu gibi bir zanna kapılabilirsiniz. Kuşkusuz, ölçüsüz gücü elinde bulunduran muktedir ve onun koşulsuz destekçileri, yalan söyleme ve gerçekleri yamultma konusunda epeyce adım öndedir. Çünkü ölçüsüz güç insana hiçbir ölçü ve norma uymaksızın her türlü eylemi yapabilme cesareti verir. Boşuna değildir söz: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır”. Buna cesaret demek ne kadar doğru bilinmez tabi ki. Belki de daha çok fütursuzluk demek daha doğru. Milyonlarca insan açlık sınırında yaşarken, kamu kaynaklarından keyfince yararlanarak zenginleşmeyi cesaretle değil, fütursuzlukla ve ölçüsüzlükle açıklamak mümkün. Hele de bu eylemin ifşa olmasından sonraki açıklamalar ve davranışlar, herhangi bir izahı imkânsız hale getiriyor. “Ama çalmışsın!” diyorsunuz, “yerli-milli” yanıtı alıyorsunuz, “ama bu hukuksuz!” diyecek oluyorsunuz, “devletin birliği ve bütünlüğü” feveranıyla karşılaşıyorsunuz.

“AMA DEVRİ SABIK YARATMAYALIM!”

Ancak bu tip tepkiler sadece iktidar cenahından gelmiyor. Niteliği ve yoğunluğu değişse de, iktidarın dışladığı, mağdur ettiği, kamu kaynaklarından mahrum bıraktığı, siyaset yapmayı imkânsız hale getirdiği muhalif cenahlardan da buna benzer tepkilerle karşılaşabiliyorsunuz. Misal, “yapmayın, iktidarın yaptığı gibi, gazeteciliği mutlak kuşkulu tiplere bel bağlayıp otobüsünüze bindirmeyin!” diyorsunuz, “sırası mı şimdi bu uyarının?” tepkisiyle karşılaşıyorsunuz. “Tek adam rejimini yıkıp yerine demokratik bir rejim kurabilmek için, toplumun tümünü içine alan geniş bir toplumsal mutabakata ihtiyaç var, bu nedenle ister ittifakın içinde isterse dışında olsun, bütün muhalefet partileri ile istişare ve diyalogda olmak şart” diyorsunuz, “ama onlar, terörü destekliyor, ama onlar ulusal güvenliğe tehdit, ama onlar üniter devlete karşı” gibi bildik ezberlerle karşılaşıyorsunuz. “Toplumu yoksulluğa mahkûm eden yağma düzeninin müsebbipleri ve faydalananları hukuk dairesinde her türlü yargılamaya tabi tutulacak ve haksızlıkların hesabı sorulacak” diyorsunuz, “ama devri sabık yaratmayalım, mülkiyet hakkı kutsaldır” gibi sinameki yanıtlarla karşılaşıyorsunuz. Bütün bu reaksiyonlar, bildik sağcı liberal siyasetin bildik manevralarıdır.

“SANKİ TÜRKİYE’DEKİ DEMOKRASİNİN TEK SORUNU PARTİ KAPATMAKMIŞ GİBİ!”

Çağdaş İngiliz düşünür Terry Eagleton son zamanlarda yazdığı bir yazısında şöyle diyor: “Oydaşma her zaman çatışmaya tercih edilmemelidir. İnsanları bir araya getirmenin, ortak noktalarımızı keşfetmenin, eski yaraları sarmanın ve kadim kavgaları çözmenin şöleninden çok söz edildi. Tek sorun, bunun Prens Charles için, ailelerini beslemek için savaşmak zorunda kalacak olan demiryolu işçileri için olduğundan çok daha kabul edilebilir olmasıdır. Siyasetin amacı, toplumdaki çatlakların üzerini örtmek değil, onların onarılabilmesi için toplumun bölünmelerini ifşa etmektir.”[2] Son zamanlarda, Ahmet Şık’ın Ruşen Çakır’a verdiği bir röportajda “AKP yetkilileri yargılanacak, belki de AKP kapatılacak seçimden sonra”[3] gibi bir cümle kurması çok tartışıldı, muhalefet cephesi de dâhil pek çok çevreden, bu cümle çok tepki gördü. Herkes, Türkiye’deki demokrasinin tek sorununun parti kapatmakmış gibi, “AKP kapatılacak” ifadesine kilitlendi. Sanki bu ülke bir partiler mezarlığı değilmiş gibi, sanki parti kapatma dışında Türkiye’nin tüm demokrasi ve insan hakları sorunları çözülmüş gibi… Evet, parti kapatmayalım, ama o partinin ülkeyi batma noktasına getiren, “yerli-milli” diye diye, ülkeyi dört bir yanından ulusal güvenlik açıklarının içine hapseden, ekonomisini, üretimini, tarımını, bütün doğal kaynaklarını tarumar eden yetkililerini, olası iktidar değişiminden sonra, kurulacak düzgün bir hukuk sisteminin içinde yargılanmasını sağlayacağını vaat etmek ve bunu bir siyasal strateji olarak sunmak neden yanlış olsun? İktidarın çıkar ve kriminal şebekesinin dışında kalmayı başarabilmiş, dahası bu şebekenin gazabına uğramış pek çok insan, uğradığı haksızlıkların sebep olanlara ödetilmesini beklemiyor mu? Bu bedelin ödetilmemesi halinde, yapanın yanına kar kaldığı bir ülkede, iktidara gelecek olan bir başka blok aynı haksızlıkları yapma konusunda cesaret bulmayacak mı? Neden kendimizi kandırıyoruz? Açık açık “yargılanacaksınız!” demek, diyebilmek bazı adı mütedeyyin olan yurttaşları neden tedirgin etsin ki? Böylesi bir tedirginliğin kendisi bizatihi, muktedirin tedirginliği değil midir? Muktedirin ekip hasat ettiği bu tedirginliğin, sıradan seçmene ait bir tedirginlik olmadığını neden kimse cesaretle dile getiremiyor? Dile getirenler, hemen neden susturuluyor?

DEVLETİN BİRLİĞİ VE BÜTÜNLÜĞÜ SÖYLEMİ ANLAMINI YİTİRDİ

Farkındayım, yanıttan çok soru sordum. Ancak bazı sorular, zaten içinde yanıtını gizliyor. Anlayan anlıyor, anlamayan sorulara anlamsızca bakmaya devam ediyor. Bütün bu soruların yanıtı belki de bu yazının başlığında gizli: “otosansürün dayanılmaz cazibesi”. İçine hapsolduğumuz rejim, aynı zamanda, konuşuyormuş gibi yapan ama gerçekte susan, hiç değilse içine konuşan, uzlaşıyormuş gibi görünüp, arkasını döner dönmez elindeki silahı muarızına doğrultan, uzlaşmayı teslim almak ya da teslim olmak olarak gören, çatışmayı, üstelik de varlığını ortaya koyarak çatışmayı safi kavga zanneden bir siyasi karakter yaratıp seri üretime soktu. Bu karakterin alametifarikası sansüre meydan okur gibi yaparken, otosansüre tutulması. Siyasi mücadeleyi sanki despota karşı veriyormuş gibi görünüp, despotun kurduğu tuzağa düşmek bu karakterin yaygın bir alışkanlığı haline gelmiş durumda. Bu alışkanlıktan kurtulmak, ancak siyasetin radikalleştirilmesiyle mümkün olabilir. Radikal siyaset, siyasalın içine kurulan “uzlaşma” tuzaklarını yıkıp atarak mümkün olabilir. Tarihin iddialı dönüm noktalarına vesile olan siyasi aktörler, her zaman bildik ezberleri, hapsolunan söylemleri ters yüz ederek siyaset yapmışlardır. Bu mümkün olmadığı takdirde, içine hapsolduğumuz rejim gider, karşımıza oto sansürü kendisine şiar edinmiş, çatışmadan kaçarken sinik ve muhafazakâr bir uzlaşı tuzağının içine düşmüş ve toplumu bu tuzağın içine hapseden bir başka tarihsel blokla karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır. Ancak bunun için belki de her şeyden önce toplumun, tarihsel ezberlere dayalı siyasal vaatlere kulaklarını tıkayıp, devletin bütünlüğü söylemine yaslanıp, toplumun bütünlüğünü ihmal eden siyasetçilere tevessül etmekten uzaklaşması gerekir. Bunun için tarihsel bir fırsatla karşı karşıyayız. Devletin birliği ve bütünlüğü söylemi belki de Türkiye tarihinde hiç bu kadar anlamını yitirmemiştir. İşte tam da bu anlam yitimi bize tarihsel bir fırsat sunuyor. Devlet ve toplumun birliğini, tam da “birlik” söylemi en anlamsız hale geldiği anda yeniden gerçek anlamına kavuşturmak için siyaseti radikalleştirmek gerekiyor. O zaman toplumun yüzeyine çıkmasına izin verilmeyen, sumen altı edilen, göz ardı edilerek ortadan kaldırılabileceği zannedilen toplumsal çatlaklar samimiyetle tamir edilebilir. Bu tarihi fırsatı iyi değerlendiremezsek, belki de hem devletin hem de toplumun birliği tamamen imkânsız hale gelecek.

[1] https://ayrintidergi.com.tr/asirilikci-misiniz-liberaller-catismadan-cok-korkar-hale-geldi/ (Erişim tarihi: 08/09/2022).

[2] A.g.k.

[3] https://www.youtube.com/watch?v=kZHS1HMzDQ4 (Eriim tarihi: 30/08/2022).

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Yorumlar (0)
19
açık