08.10.2022, 00:17

Orta sağdan sağa patinaj...

Yirminci Yüzyılın ortalarında doğan bizim kuşak, daha doğrusu bu kuşağın, aklı başında, vicdanı yerinde kişileri, gençliklerinde hayatlarını karartan üç büyük yobaz katliamına tanık olmuşlardır: 1978 Maraş katliamı, 1980 Çorum katliamı ve 1993 Sivas felaketi, yakılan insanlar! Çocukluğumuzu dehşete uğratan 6-7 eylül olaylarını da katarsak -ki katmalıyız, çünkü bu vaka sadece bir aşırı ulusçu cinnet değil, bütün gayrı müslim yurttaşlarımızı hedef aldığına göre basbayağı gerici ve açgözlü bir yağma idi- vakalar dört olur. Bizim kuşağın aklı başında, vicdanı yerinde kişilerinin, mazide Kubilay’ın kafasını kesmiş bu akımlara karşı adına ne derseniz deyin, - ister gericilik, ister yobazlık, ister köktendincilik, ister siyasal dincilik- her zaman “teyakkuz”da olması doğaldır.

Kökten dinciliğin dünyada etkinleştiği, ülkemizde neredeyse her gün kadınların yakın ilişkideki bir erkek tarafından katledildiği, şort giyiyor diye saldırıya uğradığı, evinin bahçesinde bira içtiği için darp edildiği bir tarihsel süreçte bu “teyakkuz” gereklidir. Aksi, maalesef aymazlığa girer.

Öte yandan toplumun çeşitli katmanlarıyla ilgili gözlemler, Türkiye Cumhuriyeti ahalisinin dincilik şöyle dursun, hiç de o kadar dindar dahi olmadığı doğrultusundadır. Niçin mi? Gerçek dindarlar, dinlerin günlük ritüellerinin ardındaki anlamı içselleştirirler; böylece vicdanları uykuya yatmaz, etkin bir unsur haline geçer. “Başını sıcak tut, ayağını serin/ Bu dünyada bir iş bul, düşünme derin” felsefesini pek seven halkımız, bu düsturun ve pek doğal olan ölüm korkusunun gölgesinde, din üstüne pek düşünmez; kötü bir şey yaparsa da “şeytana uydum” savunusunu yeğler. Genelde dine yaklaşım pragmatiktir. Bu pragmatizm, günlük çıkar neyi gerektiriyorsa ona uymak biçiminde kendini belli eder, elbette herkeste değil.

RP’DE YÜZDE 5’TEN AKP İLE YÜZDE 45’E

Tarikatların yasal serbestiye kavuşmadığı gençlik yıllarımızda, mevcudiyetleri ve etkinlikleri sınırlı idi. O dönemde, yani 1970’lerde, tarikatlarla temas halinde olan Milli Nizam (diğer adı Refah) Partisinin (Necmettin Erbakan) aldığı oy oranı yüzde 5 idi ve kimse bir tehdit sezmiyordu.

Otuz yıl sonra Refah Partisinin yerini azametle dolduran AKP oyunu yüzde 45’e çıkarttı! Ne olmuştu? Dünya, vahşi kapitalizmin teknoloji maskesi takmış çeşidine, neoliberalizme teslim olmuş, sosyal devletin eğitim, sağlık, kültürden el çekmesi ile devletin yerine geçen çok uluslu şirketlerin teknolojiye dayanarak fiilen çalışan emekçi sayılarını müthiş azaltması ile yoğun işsizliğe yol açılmış, emekçilerin gerçekten Tanrı’dan başka sığınacak yeri kalmamıştı. Komünizmi yıkacağım diye her yörede dini destekleyen ABD, örneğin Afganistan’da, örneğin Orta Doğu’da dincilerin silahlanmasına dahi göz yummuş hatta bunu desteklemiştir. Bu süreç bizim, Türkiye Cumhuriyeti’mizin ABD icazetli 12 Eylül darbesini yediği süreçtir.

Günümüze değin şiddetlene, zayıflaya devam eden süreçte, Avrupa’da Sosyal Demokrat partiler fiilen sağa kaymışlardır. Bizde de benzer durum söz konusudur. Malum, 12 Eylül tüm siyasal partileri kapatmış - CHP dahil,- önderlerini bir tür hapse koymuştur - Ecevit, Demirel dahil. Partilere ve siyasilere uygun görülen siyaset yasağı yıllarca sürmüştür. Daha sonra ikinci hayatlarına başlayacak olan partiler, hayli değişmiş olarak doğacaklardır.

Partilerin başlarına böyle şeyler gelebiliyor: ABD istiklalinin kahramanlarından Georg Washington’un, ırk eşitliğinin savunucusu Abraham Lincoln’ün partisi olan “Cumhuriyetçi” parti, bakar mısınız 21. yüzyılda ne haldedir? Bizim CHP’miz de benzer bir değişime uğramıştır. Sakın yanlış anlaşılmasın, Sayın Kılıçdaroğlu’nu Trump’la filan kıyaslıyor değilim. Kemal beyi tenzih ederim. Ancak iki partinin kaderinde, liderlerden bağımsız, toplumsallıkla ilgili bir benzeşmeye dikkat çekmek istiyorum. Öyle sanıyorum ki 12 Eylül’ün gaddar dişleri arasından geçen CHP, Mili Mücadeleden gelen genlerini ve Atatürk devrimlerine inancını o öğütme sırasında yitirmişti. Kurucu parti olma şanından vaz geçemediği için aldanan biz seçmenler bu acı gerçeği sindirelim ve daha fazla üzülmeyelim.

CHP REFLEKSLERİNİ YİTİRMEMİŞ OLSAYDI…

Öyle anlaşılıyor ki CHP, AKP’nin türban meselesini istismar edeceğine dair bir duyum aldı, ve onlardan önce biz dindarları rahatlatalım kaygısı ile, o kadar acele etti ki, ne eş zamanlı olarak, örtünmeme hakkı uğruna öle öle mücadele eden İranlı kadınları hatırladı, ne de bu tuhaf girişimi yaptığı günün “kadın”ın yurttaş sayılmasının ve öyle kalabilmesinin temeli ve güvencesi olan Medeni Yasanın doğuşunun yıldönümüne rast geldiğini düşünebildi! Reflekslerini yitirmemiş olsaydı, AKP’nin gündemi değiştirmesine gülüp, AKP’li olmayan kimi türbanlı hemcinslerimizin AKP polisince coplanırken çekilmiş fotoğraflarını, kendisine verilen buyruğa uymayıp “Allah’dan korkarım, yalan söyleyemem, camide içki içilmedi” diyebilen vicdan sahibi imam kardeşimizin sürülmesi olayını ve daha nicelerini hatırlatıp, asıl gündemi yani iflası, yani yoksulluğu, yani yolsuzluğu, yani adaletsizliği, yani uyuşturucu sevkiyatını, yani çocuklara tasallut edilmesini, hukukun yok oluşunu, askerlerimizi kimin için şehit ettiğini, sansür yasasını gündeme sürerdi. Reflekslerini yitirmemiş olsaydı, illa böyle bir kanun teklifi ile ortaya çıkmak istiyorsa, metni tüm kadınlar adına, kadınların giyimine karışılmamasını güvenceye alma amacını taşıyacak bir tarzda oluştururdu. Yani isteyen başını kapatır, isteyen şort girip bacağını açar, karışılamaz anlamını taşıyacak hukuki üslupla kaleme alırdı.

GÜL VE ARINÇ SUSKUNLUKLARINI NEDEN BOZDU?

CHP kurmayları bana kızacaklar, zarar yok, kızsınlar: Bilgeler ne der, “Karşıtın seni övüyorsa, ‘nerede hata yaptım’ diye düşün!” Epeydir sesleri çıkmayan A. Gül Beyefendi ile B. Arınç Beyefendi, Sayın Kılıçdaroğlu neoliberalizme karşı haklı bir duruş benimseyip, sosyal devlete geri dönmekten söz edip hepimizi sevindirdiği sırada koyu suskunluklarını bozmayan bu pek sayın beyefendiler, şimdi niye CHP’ye övgüler düzüyorlar? Tarihsel yüzde 5lik oyunu, yüzde 45’e çıkartmış AKP zihniyeti, iflasa rağmen yüzde 30’a ancak inmişse, bu bize bir şey gösteriyor: Üçte bir nüfusumuzun gerçeklere bakarak, aklını kullanarak değil, duygu alışkanlıklarıyla ya da mensubu oldukları yakın grubun yani ailenin, aşiretin, tarikatın başkanının sözüyle oy verdiklerini. Bu yüzde otuzun bir kısmının, AKP’nin 2011’de Ulusal Eğitim yasasını değiştirmesinden sonra yetişen gençler olduklarını da akılda tutalım. Aç kalsa da AKP’den vaz geçmeyeceği anlaşılan bu kesim CHP’ye mi oy verecek! Hayır, asla!..

Ama, 6’lı masada teferruat gibi duran pek sayın beyefendilerin, yani Davutoğlu’nun, yani Babacan’ın yani adını bir türlü aklımda tutamadığım eski Sivas belediye başkanı beyefendinin partilerine, evet onlara oy verebilirler, bu icazetten sonra! CHP kurmayları, önümüzdeki seçimde, şimdi teferruat gibi duran partilerin toplam oyu CHP oylarını geçerse, şoka girmesinler, bu ihtimale hazırlıklı olsunlar!

CHP’NİN TARİHSEL SORUMLULUĞU

Sevgili okur, bu satırları zinhar, CHP’ye oy vermeyin anlamı çıksın diye yazmıyorum, bilakis verin, verelim: Şu anda hala ana muhalefet partisi olan CHP’nin tarihsel sorumluluğunu bir kez daha hatırlatmak için yazıyorum: Orta soldan gelip orta sağa demir atmış olması ana muhalefet partisini sorumluluktan kurtarmıyor! Nedir bu sorumluluk, tüm muhalefeti demokrasiye ve ülkeye sahip çıkabilmesi için konsolide etmek. CHP, sadece orta sağ ve sağ partilerle işe girerek, vahim bir hata yaptı; düzeltilebilir. Tüm muhalif partiler demokratik seçime, hukukun üstünlüğüne, bireyin hak ve özgürlüklerine saygılı iseler, niçin soldaki partilerle birleşilmesin; hala birleşilebilir.

SOSYALİST AYDINLARA HATIRLATMA

Bir hatırlama da sosyalist aydınlara yapmak isterim: İnsanlığın, toplumların üzerine kuruldukları temel olan iktisadi ilişkileri, üretim, dağıtım, bölüşüm ilişkilerini irdeleyen tüm bilgi ve düşünce birikimini sahiplenen sosyalistler, doğal ki en doğru tahlilleri yapacaklardır: Yalnız, haklı olmanın vicdan rehaveti içinde unutulmaması gereken bir şey var: Yaşadığımız tarihsel dönem! Bu dönem üretim teknolojinin el verdiği her alanda fabrika dışına, yani örgütlü işçilikten uzağa taşındığı; ulusal bütünlüğün karşısına, “kimlik politikaları” adı altında dar grup özseverliğinin dikildiği bir dönem. Uzun açıklamalarla oluşturulan bildirilerin, (bildirilerden vaz geçilsin demiyorum) oy kullanmaya gidecek, diyalektik düşünebilmeyi benimsememiş kitlelerde bir kıpırtı yaratamayacağı unutulmamalı, diyorum. Naçizane kanım, Türkiye Sosyalistlerine de tarihi bir görev düştüğü yönünde: Aralarındaki görüş ayrılıklarını şimdilik göz ardı edip birleşerek CHP’yi; ve türbanın*

anayasa güvencesine alınmasına onay vereceğini açıklayan HDP’yi uyarmalıdırlar, gibi gelir bana;

“Anladık, ortanın sağındasınız, bari orda durun, sağa patinaj yapıyorsunuz, uçuruma düşecek, bizi de peşinizden sürükleyeceksiniz” uyarısının tam zamanıdır!

* Emre Kongar hoca çok haklıdır : “Sorun başörtüsü değil, ‘türban’’: Söz düşünceyi belirler, beyin böyle işler; düşünce sözü belirlemez. O nedenle sözcükler sanıldığından büyük önem taşır. Kim ki “türban” sözcüğünün yerine “başörtüsü” diyorsa, türban sözcüğünün işaret ettiği siyasallaşmış İslam’ın üniforması olma gerçeğini bilerek ya da bilmeyerek örtüyordur. Geleneksel baş örtüsü hiçbir zaman yasaklanmadı bu ülkede. Büyük annelerimiz, başlarını böyle bağlamıyorlardı. Osmanlı ailesinin kadınlarının ise başı açıktı. Siyasi İslam’ın üniformasını toplumumuza benimseten ve sonra da yasaklama beceriksizliğine yeltenen, ABD icazetli 12 Eylül cuntasıdır. 1950’den beri tek başına iktidar olmamış, İsmet Paşa ve Bülent Ecevit başkanlığındaki bir iki yıllık ömrü olan koalisyonlar dışında iktidar yüzü görmemiş CHP’nin bu işi kendi marifeti gibi üzerine alınması ise bir başka garabettir.

Yorumlar (0)