21.01.2022, 00:29

Kutsal ve mazlum

Unutulmaz barış güvercini Hrant Dink’in anısına

Ülkemizde kutsal değerlere saldırı adı altında bir cürüm icat edildi uzun zamandan beri. Kutsal değerler, evet. Saldırı fiili ile kutsal değer tamlamasının bir araya gelmesi çok garip değil mi sizce de? Saldırı fiili haddizatında canlı bir varlığa yönelmez mi? Misal hamile bir hemşireye, sokakta mini etekle dolaşan bir kadına, hastasını “özenli” muayene etmedi diye doktora, oruç tutmayan bir insana, İstiklal Marşı okunurken saygı duruşunda durmayan “saygısız”a, yönetici ve siyasetçiler konuşurken protesto etmeye kalkışan “densiz” bir yurttaşa yapılmaz mı saldırı genellikle? Genellikle de bu saldırıları “kutsal değerlerimize” saldırdılar diyerek kıyameti koparan, devletini, milletini, liderini, “canından çok sevenler” yapmaz mı?

Kutsal değere saldırı yapılır mı açıkçası ben emin değilim. Kutsal değere saldırı yapıldığı zaman bunun hukukta bir karşılığı var mıdır? Kutsal değer saldırı sonucunda neresinden yara alır, adli tabibe gitse misal kutsal değer nasıl bir rapor alır? Misal iş göremezlik raporu alması imkân dâhilinde midir kutsal değerin? Birisi kutsal değere saldırdığı zaman değer olmaktan çıkar mı? Aldığı yara sonucunda birilerinin değeri olma yeteneğini kaybeder mi? Kutsal değer, misal ölür mü? Canlı bir şey midir kutsal değer? Misal Türklük, Müslümanlık, erkeklik, bir kutsallık halesiyle etrafı sarılmış “değerler” olarak canlı varlıklar mıdır? Bu değerlere saldırı düzenleyen birileri bu değerlerin canını alıp, yok edebilir mi? Müslümanın kutsal bildiği ya da kutsallık atfettiği bazı “değerler” neden bu kadar saldırıya açıktır. Ayrıca bu değerlere düzenlenen saldırılar sonucunda neden çok çabuk kutsiyetine halel gelir değerlerin? Bu değerler, birilerinin yaşamını kolaylaştırmak, konfor alanlarını genişletmek ve tabi ki birilerinin günahlarını, suçlarını, adaletsizliklerini kapatmak için kullanılan kalınca perdeler olabilir mi? Bu sorular fena halde kafamı kurcalıyor uzun zamandır.

KUTSAL İLE MURDAR ARASINDAKİ KOLAY GEÇİŞ

İlk defa kutsal ile murdar arasındaki geçişliliğin ne kadar kolay olduğunu antropoloji çalışmalarında okuduğum zaman bu soruları sormaya başlamıştım açıkçası. Freud’un Totem ve Tabu kitabı beni kutsal konusunda aydınlatan ilk metinlerdendir. Hala okumayanlara hararetle tavsiye ederim. Kadına, anneliğe, kadının namusuna yüklenen kutsallığın da nasıl çok çabuk ve kolayca murdar ile yer değiştirebildiğini ise yine çağdaş feminist kuramlara dair bazı metinleri okuduğum zaman anladım. Velhasıl kutsallık denen şeyin haddizatında kurban ve şiddet kavramlarıyla da[1] çok yakından bağlantılı olduğunu iyiden iyiye anladım. Bunu anlamam, bütün kutsallıkların aslında bir yapıntı olduğu gerçeğini iyice anlamamı sağladı. Zira zaten her ne kadar Türkçe’deki kutsallık sözcüğünün kökü öz Türkçe olan “kut” sözcüğünden geliyor olsa da, Latince’den kök alan sacer sözcüğünün karşılığıdır çağdaş Latin kökenli dillerdeki kutsal sözcüğünün karşılığı. Elbette kutsal sözcüğünü tanımlayan başka sözcükler olsa da “sacer” sözcüğüdür asıl ve bu sözcüğün bir başka anlamı kurban etmek veya feda etmektir. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğünde de kutsal sözcüğü “tapınılacak veya yolunda can verilecek mukaddes, karşı çıkılmaması gereken, Tanrı’ya adanmış olan, Tanrısal olan” şeklinde tanımlanır. Anlaşılan bütün dillerde kutsalın ikinci düz anlamı uğrunda can vermek, yani kurban vermek ya da kurban olmaktır. Bu durumda, kutsal sözcüğü karşımıza ayrılmaz bir muarızını da çıkarıyor demektir. O da mazlum. Uğruna can verilecek kutsalın olduğu yerde o canı vermeye hazır mazlumlar her zaman bulunuyor zira. Şimdi bu yazdıklarımdan yola çıkarak hiçbir kutsalı tanımadığım, hiçbir kutsalın saygıyı hak etmediğini düşündüğüm çıkarılmasın. Ben sadece kutsal değerlerin arkasında ne gibi şeyler sakladığını anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Yoksa herkesin kutsalı kendisine; tıpkı Kafirun suresinin ilgili ayetinde “senin dinin sana benim dinim bana” denildiği gibi.

Şimdi asıl meseleye gelelim. Türkiye’de yeni moda deyimle mütedeyyinlerin, ama asıl olarak Müslüman-Türklerin kutsal değerleri neden bu kadar değerli ya da kırılgandır? Neden Müslüman-Türkler, kendi dinlerine yapılan herhangi bir eleştiriyi, espriyi, şakayı, maytap geçmeyi çok ciddiye alarak “kutsallarına saldırı” olarak algılıyorlar da, kendi inandıkları dinin dışında dine ya da tanrıya inanan başkalarına her türlü saygısızlığı, hor görmeyi, hatta o kişi ya da toplulukları katletmeyi mubah, hak, hatta bir ödev sayabiliyorlar? Mesela neden bir Hristiyan’a rahatlıkla Gâvur ya da Kâfir diyebiliyorlar? Misal bir agnostikle kolayca dalga geçebiliyorlar, inancından dolayı et ve süt ürünü yemeyi tercih etmeyen bir vegana neden ısrarla et yedirmeye çalışabiliyorlar? Örneğin çocuğunu sünnet ettirmeyi reddeden bir ebeveyne neden ısrarla akıl vermeye çalışabiliyorlar, bir ateiste ipe sapa gelmez yaratılış mitosunu destekleyen örnekler vererek onu tekrar hidayete erdirmeye çalışıyorlar? Hatta çok seviyorsa bir ateisti inanan bir arkadaşı, neden kolayca “senin tekrar Allaha inanman için Allaha dua ediyorum” diyebiliyor? İyi niyetle edilen bu duanın kendisinin bile bir hakaret olabileceğini neden akıl edemiyor bir inançlı kişi? Neden Yunus Emre’nin “yaratılanı severim yaratandan ötürü” sözünü kendi inancına şiar edindiğini iddia eden bir mütedeyyin, düşmanı bellediği biri-birilerine kolayca “Ermeni-Rum dölü” diyebiliyor? Neden Ermeni ya da Rum olmayı var oluşun bir arızası olarak görebiliyor bir inanmış Müslüman? Hani Müslümanların Peygamberi “âlemlere rahmet olarak” gönderilmişti? Âlemlere rahmet olan bir dinin peygamberine inanmış bir Müslüman, nasıl tamamen doğduktan sonra koyulmuş bir adı, etnik kimliği ya da başka dine inanan bir insanı düşman olarak kodlayabiliyor? Bu âlemler, acaba inanmış Müslümanın bilişsel ufkuyla sınırlı olabilir mi? Bu ufkun genişlemesi için ne yapmak gerekir ki?

Bu ufku daraltan şeyin asıl olarak bilinmezlik ve kültürel çoraklık olduğunu aslında içten içe hepimiz biliyoruz. Biliyoruz da, pek çoğumuz bu sebebin altında yatan tarihi gerçekleri çoğu zaman inkâr etmeyi tercih ediyoruz. Bu tarihi gerçekleri gün yüzüne çıkaran Kulüp dizisi gibi popüler kültür ürünleri gündeme bir kıyısından ilişmeye çalıştığı zaman bu gerçeklik hatırlanıp, “vah tüh” denilip sonrasında büyük bir unutuşa terkediliyor. Çünkü unutmak, yüzleşmekten de kabullenmekten de daha kolay. Yüzleşmek kafa yormayı ve alışıldık ezber ve kodların dışına çıkmayı gerektiriyor. Alışıldık kodlarla düşünmek ve davranmak içimize işlemiş olan bilişsel tembelliği daha çok pekiştiriyor.

TÜRKÇE KONUŞAN ORTODOKS-TÜRKÇE KONUŞAMAYAN MÜSLÜMAN

Misal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bir zamanlar İmparatorluk toprağı olan Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesinde Türkiye sınırları içinde yaşayan ve sapına kadar Türk olan ve çoğu belki de tek bir kelime Rumca bilmeyen ama Yunan alfabesiyle Türkçe okuyup yazan Ortodoks Karamanlı Türklerinin Yunan vatandaşı sayılarak Yunanistan’a gönderildiğini kimler biliyordur?[2] Bu tarihsel gerçeklikten de yola çıkarak Mesut Yeğen, Kurtuluş Savaşı’nın ardından ülkeyi terk etmek zorunda kalan ve Türkçe konuşan Ortodoks azınlıkların Türk vatandaşı sayılmazken, Balkanlar’da yasayan ve Türkçe konuşamayan Müslümanların doğrudan doğruya Türk vatandaşlığına kabul edilmesini Türklük tanımının nasıl Müslümanlıkla bitişik düşünüldüğü iddiasını temellendirmek için örnek olarak verir. Böylece Yeğen, Müslüman-olmaklık”ın Türklüğü başarabilmenin, Türk olabilmenin anahtar unsuru iken, “Müslüman-olmamaklık”ın da Türk olabilmenin önündeki doğal engel olduğu kanaatine ulaşır.[3] Buradan da anlaşılacağı gibi, Osmanlı millet sisteminden Türkiye Cumhuriyeti’ne, dinsel ve mezhepsel düzlemde tanımlanan bir “Türk olma” kategorisi devralınmıştır. Bu “Türklük” kategorisi, içini toplumsal heterojen unsurların doldurduğu “halk” kategorisi gibi, farklılıkların birbirine eklemlenmesiyle değil, farklılıkların stratejik olarak dışarı atılmasıyla varlık bulmuştur. Bu anlayışın izlerini, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik uygulamalarında da görmek mümkündür. Zira yurttaşlık bağı ile Türk kimliğine bağlı olan Aleviler, başından beri, devletin resmi hizmet sunarak ürettiği İslam’ın Ortodoks yorumu içine çekilmeye çalışılmıştır. Bunu laiklik uygulamasına rağmen, ihdas edilen Diyanet İşleri kurumunun isleyiş mantığının dışlayıcılığından da çıkarsamak mümkündür.[4]

MÜSLÜMAN TÜRKLERİN KUTSAL DEĞERLERİ VE ÖTEKİLER

Bir önceki paragrafta bahsettiğim Ortodoks Karaman Türkleri örneğinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde Müslüman-Türk kategorisi içerisine dâhil olamamış pek çok unsur resmi ya da gayrı resmi pek çok ayrımcılık, pogrom, linç gibi stratejilerle neredeyse itlaf edildi. 2015 yılında ihraç edildiğim Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde düzenleyici ekibinde yer aldığım “Madunların Medyası” başlıklı bir sempozyum düzenlemiştik. Burada konuşmaya gelen Ermeni ve Rum konuşmacıların verdiği bilgiler içler acısıydı. Verilen bilgilere göre artık Anadolu coğrafyasında bu ve buna benzer, yani Müslüman-Türk kategorisi içinde sayılamayacak kimliklerden çok az kalmış durumda. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, bölgesel pogromlar, linçler sonucunda ve kendini güvende hissetmediği için bireysel olarak ülkeyi terk eden bu yurttaşların bıraktıkları yerde büyük bir çoraklaşma hâkim oldu. Bu çoraklaşma mütedeyyininden laikine, moderninden muhafazakârına, ilericisinden gericisine, cemaatçisinden bireycisine hepimizi içine hapsetti. Ülkede halen sadece Müslüman-Türklerin kutsal değerleri kutsal sayılıp, bu kutsal değerlere en ufak bir eleştiri getirildiğinde kıyametler kopuyorsa, bu tarihsel gerçeklerin bunda büyük payı vardır. Kuşkusuz laiklik ilkesi, Türkiye modernleşmesinin Türkiye demokrasisi açısından getirdiği önemli kazançlardan birisi ise de, bu ilke yine pek çok başka ilke ve uygulamalarda olduğu gibi “Türk tipi” olarak uygulandığı için, günümüzde anlamsız bir detay haline gelmiştir. Bu ilkeyi gerçek anlamda içselleştirebilmek için yukarıda sorduğum sorulara yenilerini ekleyerek herkesin kendisine sorması gerektiğini düşünüyorum. Bu sorular samimiyetle sorulmadığı sürece, hem kutsal değerleri kişisel çıkarları için paravan olarak kullanacak siyasetçiler hem de bu siyasetçilere yaranmak için kendini ortalara atan meczuplar hayatımızdan eksik olmayacaktır.

[1] Rene Girard (2003). Şiddet ve Kutsal (Çev. Necmiye Alpay), İstanbul: Kanat Kitap.

[2] Bu tarihsel gerçekliğe dair biyografik bir romanı okumak isterseniz şu kaynağa başvurabilirsiniz: Oğuz Özden (2007). Biz Vatanımıza Hasret Öldük Yavrularım, İstanbul: Yurt Yayınları. Ayrıca mevzu hakkında daha da derin bilgi edinmek isterseniz şu kaynaklara da başvurabilirsiniz: Evangelia Balta (2016). Gerçi Rum isek de Rumca Bilmez Türkçe Söyleriz, İstanbul: İŞ Bankası Kültür Yayınları, Yonca Anzerlioğlu (2016). Karamanlı Ortodoks Türkler, Ankara: Phoenix Yayınları.

[3] Mesut Yeğen (2002), “Yurttaşlık ve Türklük”, Toplum ve Bilim, S. 93, s. 210.

[4] Tezcan Durna (2009). Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik: Peyami Safa ve Falih Rıfkı Atay’da Halkın İnşası, Ankara: Dipnot Yayınları.

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Yorumlar (0)
11
açık