Sanatını barışa adadı, hep barışın resmini yaptı

Uygur Orhan Ankara’da, pandemi döneminde ürettiği ve barışa atfettiği eserleriyle Kuzgun Art Galeri’de sanatseverlerle buluştu. “Çocuğun gördüğü düştür barış, annenin gördüğü düştür barış, sıcak bir tas süttür barış” diyen Uygur Orhan, yıllardır sanatında hep barışı öne çıkarmaya çalıştığını söylüyor. Türkiye’nin de dünyanın da insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şeyin barış olduğunu altını çiziyor Uygur Orhan ve sergisini barışa, Cumartesi annesine adadığını söylüyor. Uygur Orhan sanatını, eserlerini, sergilerini, çalışmalarını medyaport.net'e anlattı

Kültür Sanat 15.09.2022, 13:11
Sanatını barışa adadı, hep barışın resmini yaptı

Sultan ÖZER

Ressam, heykeltraş, şair, yazar… Hani derler ya “on parmağında on marifet”, “on parmağında on sanat” olan bir sanatçı… Bu sanatçı, Uygur Orhan... Gerçekten de konuştukça, “daha başka ne yetenekleri çıkacak” diye düşündüğünüz, sanatın tüm alanlarında kendini yetiştirmiş, birbirinden güzel ürünler vermiş, çok sayıda kişisel, karma sergiler açmış, kitle örgütleri ile çocuklarla, kamplarda gençlerle çalışmış, sokakta insanların resmini çizmiş, çizmeye de devam eden bir sanatçı…

Uygur Orhan Ankara’da, pandemi döneminde ürettiği ve barışa atfettiği eserleriyle Kuzgun Art Galeri’de sanatseverlerle buluştu. “Çocuğun gördüğü düştür barış, annenin gördüğü düştür barış, sıcak bir tas süttür barış” diyen Uygur Orhan, yıllardır sanatında hep barışı öne çıkarmaya çalıştığını söylüyor. Türkiye’nin de dünyanın da insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şeyin barış olduğunu altını çiziyor Uygur Orhan ve sergisini barışa, Cumartesi Annelerine adadığını söylüyor.

Uygur Orhan ile “on parmağında on sanat”ını konuştuk: Siz bunu “marifet” olarak okuyun:

Eserlerinizde en çok “barış” diyorsunuz. Neden barış?

Çünkü barış hayattır, yaşamdır. Yaşam olmadan hiçbir şey olmaz. Çünkü aklımızda hep barış var. Barış olmazsa çocuklar süt içemez, resim bile yapamayızz. Barış olmazsa yaşam olmaz. Bütün çalışmalarımızı en büyük sanat olan yaşama sanatına hizmet etsin diye yapıyoruz. Resimdi, heykeldi, müzikti, baleydi, hepsi barışa dair...

Serginin açılışını, barış teması olduğu için barış gününe denk getirmeye çalıştık. (1 Eylül Dünya Barış Günü’nde açıldı.) Çünkü çocuğun gördüğü düştür barış, annenin gördüğü düştür barış, bir sıcak tas süttür barış… Bütün bu nedenlerle sergimizi barışa, Cumartesi Anneleri’ne, barışa ihtiyaç duyan tüm halklara adadım. Türkiye ve dünya genelinden çok ihtiyaç olan, en acil olan barıştır bence.

Eserlerinizde, burada sergilenen resimlerde nasıl bir teknik kullandınız, neleri konu ettiniz”

Pandemi sürecinde ürettiğimiz ürünler sergilendi. Temalar konusunda da yarı figüratif, yarı soyut çalışmalar var, teknik bakımdan. Yeni bir biçem, üslup oluşturmaya çalıştım.

Renkleri saf, canlı, hiç eritmeden, kirletmeden kullanma amacıyla hareket ettim. Renklerin birbiri ile olan ısınması, karşıtlığı, çelişkisi, biçimlerin birbiri ile olan uyumu ve uyumsuzluğu her şey bu sürecin içerisinde yer aldı.

Bu arada estetiğimizi mücadelemizin gereklerine göre biçimlendirdiğimiz, yönlendirdiğimiz için çocuğunu emziren anneden, tırpan sallayan köylüye, çayda çıra oynayan folklorik bir halk figüründen, birbirine sarılan iki kişiye, anne, baba, kardeşe, sevgiliye, hayvanlara, kedilere…

Hayvanlar, kediler… Onlar da barış istiyor. Hayvanlar da hepsi barış istiyor. Hayvan, kedi figürleri… Hepsini burada görebilirsiniz.

Kimseye vermeyi istemediğiniz bu resminizin özelliği nedir?

Uygur Orhan babasının rüyasını resmetmiş...

Evet, bunu kimseye vermek istemiyorum. Çok önemli, kendi açımdan. Yıllar önce, babam yaşarken rüyasını anlatmıştı. ‘Keşke elimde boyalarım hazır olsa, tuvalim de olsa o rüyamı resmederdim’ dedi. ‘Sen yaparsın artık’ dedi. Ben de babamın kalıtını, mirasını yerine getirmek istedim.

Bir köylü, elinde bel... Bir ayağı bir dağda, diğer ayağı öbür dağda, terlemiş bir köylü. Elinde bel, başka bir köye gidiyor. Öylesine terlemiş ki, üzerindeki elbiseler anotomisine uygun yapışmış üzerine. Bir yamasını yitirse çırılçıplak kalacak gibi… Babamın rüyasını yerine getirmek için böyle bir adım attım.

Uygur hoca kimdir anlatır mısınız?

(Gülerek- mahcup…) Kendimi ben anlatmayım isterseniz…

Sormak istediğim, kimsiniz, nerede doğup, büyüdünüz, aileniz…

Çocukluğum, gençliğim ve şimdiye kadar ki yaşamım süresince hep atölye ortamında büyüdüm. Babam Yahudi Heykeltraş Rudolf Belling öğrencisi, 1945 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olmuş Nurettin Orhan. Zühdü Müridoğlu öğretmeni olmuş, İlhan Koman arkadaşı... Yani o süreçten, Kuzgun Acar’lar, İlhan Koman’lar sürecinden gelmiş bir heykeltraş. Elazığ’a yerleşmiş. Ben de babamın yanında çırak gibi büyüdüm, hala onun çırağıyım diye söyleyebilirim. Edebiyat öğretmeniyim aslında. Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Edebiyat Bölümü’nü bitirdim. Öğretmenlik sürecim boyunca da siyasi, toplumsal STÖ’lerde, toplum ruh sağlığı merkezlerinde öğrencilerle, çocuklarla, kadınlarla, tiyatro çalışmaları ile bugüne kadar süreci yürüttüm. Akbank Sanat Galerisi’nde iki kişisel sergim oldu. Bu üçüncü kişisel sergim.

Arada geçen süreç hep kolektif bir çalışma ürünleri olarak sergilendi. Örneğin Kayseri’nin Kırkısrak dağlarında, Şıh Mamo Şenliklerinde, yine dağda sergi açtık. Çocuklarla sokakta sergi açtık. Yine orada da Kayseri’de “barışa bir fırça da sen vur” diye dev bir tuval hazırladık. Amerika’nın Lübnan’ı işgali sırasında bir eylem olmuştu, o eylemlerin içindeydik.

Yine barış temasıydı. Hala aklımızda barış var. Barış olmazsa çocuklar süt içemez, resim bile yapamayız. Barış olmazsa yaşam olmaz. Bütün çalışmalarımız en büyük sanat olan yaşama sanatına hizmet etsin diyedir. Resimdi, heykeldi, müzikti, baleydi…

Heykel de var sanırım?

Evet… Her an çamurla heykeller yapıyorum. Evimin karşısında bir bodrum katını atölye olarak kullanıyorum, heykeller yapıyorum. Örneğin uluslararası kampta Guernica Heykelini yaptık, Kayseri’de TED Koleji’nde bilim anıtını yaptık.

Tabi ilk ödülüm olan Uluslararası Lületaşı Eskişehir Beyaz Altın Festivali’nde jüri özel ödülü oldu. Lületaşından heykeller yaptık. Hayatımız böyle geçti, heykel, resim birlikte. Bu arada şiirler de var.

Şairsiniz de aynı zamanda…

Şair değilim… Değilim, sadece kelimeleri yan yana getirmeye çalışıyorum.

'Kendimi şair olarak tanımlamıyorum' diyorsunuz?

Evet. Yani değişik çalışmalar ürettim. Adnan Yücel, Kemal Özer ve en son Sennur Sezer ödüllerini alan dosyalarım var ama hala yan yana gelmemiş binlerce kelime var dünyada.

Yan yana ısınmamış, çatışmamış nice kelimeler var. Ayrıca başka bir kelime dünyam daha var.

Heykel ile sergi açtınız mı?

Tabi. Onlarca sergim var. Örneğin Kayseri’de kolektif bir sanat amacıyla, 30’a yakın arkadaşın ürünü ile bir sokak sergisi açmıştık. Sokak sergisine kimse gelmedi, yöneticilerden, davet ettiğimiz halde. Ama sokaktan geçen çalgıcılar olur ya, dömbek çalan, müzik yapan. Serginin açılışını onlar yaptı ve hala takip ediyorum. O mendil satan, tef çalan çocuk ressam oldu. Ona resim hediye etmiştik, kopya etmiş, sonra geldi yanıma, ben ressam oldum… Güzel Sanat’ların bir bölümünde okuyormuş. O küçücük şey halk arasında hala yaşıyor. Demek ki insanlara ulaşılabilir. Ulaşılmaz değil.

Kaç yıldır Ankara’dasınız?

İki yıldır buradayım. Emekli oldum, buraya yerleşeyim dedim. Biraz da burada sürdüreyim sanatımı diye düşündüm.

Daha çok çocuklarla çalışmayı seviyorsunuz? Neden?

Evet, çocuklarla, gençlerle...

Estetiğimizi, mücadelemizin biçimlerine göre yönlendiriyoruz. Çünkü bizim bir mücadele hattımız var, emekçilerden yana bir mücadele hattımı… O yüzden renklerimizi, biçimlerimizi, çamurlarımızı ona göre biçimlendiriyorum. Killerimi atık nesnelerimi…

Atık nesne neler mesela?

Her şey… Sokakta bulduğum tahta, kağıt, yaprak, bez parçası. Geçen, atılmış mobilyaların derilerini söktüm, derilerin üzerine resim yaptım. Şu an derilerin üzerine resim yapıyorum. İnsan yeter ki istesin. Tüm bunları körelmemek, paslanmamak için yapıyorum. O yaratıcı gücümüz bitmesin diye yapıyorum. Çok hızlı çalışıyorum.

Bu enflasyon, arka arkaya gelen zamlar, hızlı yoksullaşma ressamları, sanatçıları nasıl etkiliyor?

Önce ekmek. Önce ekmek kavgası... Yani geçimini bununla sağlayan sanatçılara profesyonel sanatçı diyoruz. Sadece geçimini resimle, sadece geçimini heykelle sağlıyor. Bunlar şu an gerçek müzisyenler gibi zor durumdalar. Bir atölye, üretim olanakları gittikçe zayıflıyor. Tabi resim malzemelerini bulmak da zorlaşıyor. Kağıt… Bir çerçeve yaptırıyorsunuz çok pahalı. Tabi, her şeye rağmen sanatın her zaman var olacağına, karanlıklar içinde bir aydınlık olacağına inanıyorum. Bir yerlerden bir şeyler çıkacak diye inanıyorum.

Ama egemen güçler yine sanata nasıl düşman. Başka ülkeyi işgal ediyor, önce nereye saldırıyor, sanat eserlerine. Örneğin Amerika Irak savaşında tüm müzeleri bombalamadan önce yağmaladı.

Önce sanat eserlerine saldırıyorlar. Niye? Çünkü o dokuyu kaybetsin insanların hafızasını, belleğini yok etsin diye. Burada bir halk yaşamamış, yok edelim…

Müzelerdeki eserler, ürünler yaşanmışlığın simgesi. Devasa anıtlar, taşlar, yapıtlar, anıtlar hepsi… Irak savaşında olduğu gibi yok edildi.

Yannis Ritsos’un ‘Barış’ şiirinden bir bölümü ve bir kısa anektod ile röportajımızı sonlandırıyoruz:

“Çocuğun gördüğü düştür barış.

Ananın gördüğü düştür barış.

Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.

(...)

Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun

gözlerinin önüne tutulan kitaptır.

Başaklar uzanıp, ışık! Işık! - diye fısıldarlarken birbirlerine!

Işık taşarken ufkun yalağından.

Barış budur işte.

Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler

Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü

ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından

cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi;

barış budur işte.”

“Serginin açılışında da anlattım bu anetdoku, şöyle:

‘Çocuğun biri bir gün Tarlabaşı’ndan yukarı Taksim’e doğru çıkarken ablasına doğum günü hediyesi almak ister. Cebinde de biriktirdiği tüm bozuk paralarla bir sanat galerisinden içeri girer. Vitrinde sergilenmiş tabloyu yapan sanatçıyı bulmuş: ‘Kardeşimin doğum günü için bu resmi bana verir misin? Cebimdeki para da şu kadar!’ der. Ressam bir süre düşündükten sonra çocuğa: ‘Al, bu resim senin olsun.’ der. Çocuk, Taksim’deki galeriden yağmurlu bir günde resmi alarak Tarlabaşı’na doğru yola çıkar. Galeride ressamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar: ‘Sen ne yaptın ya! O pis Tarlabaşı, sokak çocuğuna nasıl verirsin bu resmi? O resmin değeri milyarlar ederdi, sen budala mısın?’ diye çıkışırlar. Ressam yanıt verir: ‘Evet, dünyada bu resme milyarlarını verecek birkaç insan bulabilirdim, ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim ki…’ “

Yorumlar (0)
26
açık