13.05.2022, 09:16

Kimlik muhasebesi – 2

“’Ama en kötüsü’ dedi bir diğeri, ‘dini ya da etnik resmi olarak kabul edilmemiş bir başka cemaate ait olmak istemek. Siz kendinizi ‘tanıyorsunuz’ ama yönetenler sizi ‘tanımıyor’. Bu kabul görmeyen cemaatler, listedekiler tarafından asıl tehlike olarak görülüyor’”

Steven Lukes[1]

Kimlik muhasebemin ikinci yazısına başka şekilde giriş yapmayı tasarlıyordum. Ülke gündemden gündeme ışık hızıyla koştuğu için tasarladığım şekilde girmek yerine gündem olan bir konuyla girmek zorunda kalıyorum yazıma. Ali Nesin, tanrı tanımaz bir babanın matematik profesörü oğlu. Ben Ali Nesin ile Şirince Matematik Köyü’nde düzenlediğimiz bir atölye çalışması sırasında karşılaşıp bir dost meclisinde sohbetine katıldım. Daha doğrusu o bizim masamıza geldi ve bizim sohbetimize katıldı. Atölye çalışmasına katılan herkes Sevan Nişanyan ile birlikte var ettikleri ve Nişanyan’ın ardından Ali Nesin’in can verdiği bu köye hayranlıkla bakıyordu. Köye 2014’ün sonbahar aylarından birisinde konuk olduk. Bu sırada köyde ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye farklı yaş aralıklarından pek çok öğrenci vardı. Ali Nesin’in etrafı gençler ve çocuklarla sarılıydı. Tıpkı babası Aziz Nesin’in arzu ettiği gibi, gençlere el veriyordu Ali Nesin. İstese Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birisinde dolgun maaşla ders verebilecek ve akademik çalışmalarını özgürce sürdürebilecekken, kendini milli eğitimin eğitim sisteminin yarattığı “matematik zordur, matematik gündelik hayatımızda ne işimize yarayacak?” şeklinde özetlenebilecek önyargılarını kırmaya adamıştı. Yapılan taş evler ve derslikler o kadar doğayla barışıktı ki, balkonlar ve yapılar ağaçlar kesilmeden ağacın büyüdüğü yöne doğru bükülmüştü.

Ali Nesin kendini o kadar bu köye ve gençlere adamıştı ki, bütün kitaplarını büyük dersliğin kütüphanesine yerleştirmişti. Biz gittiğimizde Sanat Köyü ve Felsefe Köyü adıyla yeni köylerin inşaatları da devam ediyordu. Ali Nesin’le konuşurken, sıra dışı ve bu ülke için fazla liberal bir insan olduğunu çabucak anlıyordunuz. Sohbetin bir yerinde, gençlerin her ihtiyacını karşılamaya çalıştığını, bu konuda sınırının olmadığını dile getirdi. Eğer gençler arasında mescit isteyen olursa, onu da çekinmeden yapacağını dile getirdiğinde bir anlık bir sessizlik oluştu. Bu konuda ciddi olduğunu ısrarla bu cümleyi tekrar etmesinden anladık. Bizim sessizliğimiz AKP gibi siyasal İslamcı bir partinin, üniversiteler dâhil gündelik hayatın her yanını dinselleştirme arzusunun hepimizi boğmakta olmasından kaynaklıydı. Zaten AKP’nin bu arzusu ve girişimlerine bir yıl önce Gezi direnişi gibi bir girişimle tepki verilmişti. Ama AKP bu tepkiyi anlamak yerine arzusunda ısrar etmeye devam ediyordu, o zamandan bu zamana bu arzusundan bir adım geri atmadı. Zaten AKP büyük büyük camiler yapmakta, üniversitelerde alkolü yasaklayıp, taşradaki bütün kampüslere şirazesiz ölçülerde camiler inşa etmekte olduğu için Ali Nesin’in bu ifadesinin hepimize tuhaf gelmesi normaldi belki de. Ama Ali Nesin, babası gibi kendisi inançsız dahi olsa (bunu ben varsayıyorum, kendisi böyle bir şey söylemedi) bütün inançlara saygılı olmanın neden önemli olduğunu bu sıra dışı ifadesiyle dile getiriyordu. Laf olsun diye değil gerçekten de yapardı dediğini. Bu yıldan sonra her ne kadar Felsefe ve Sanat Okullarında ders vermek için gitmeyi çok arzu etsem de koşullar el vermedi bir daha gidemedim Şirince’ye. Belki de dediğini yapmış, Matematik Köyü’nde bir mescit açmıştır Ali Nesin.

Şirince deneyiminden yaklaşık bir yıl sonra 2015’in Haziran ayında, üniversite sınavında ÖSYM Temsilcisi olarak Mardin’de görevlendirildim. Düşünün beş yılı aşkın bir süredir “terörist” olduğum gerekçesiyle Türkiye sınırları içindeki herhangi özel ya da devlet olmak üzere YÖK’ün sorumluluğundaki bir eğitim kurumunda ders veremeyen ben, ÖSYM’nin yaptığı sınavın selametinden sorumlu olarak görevlendirilebiliyordum bir zamanlar. Hayat ne tuhaf değil mi? Bu sınav için, Mardin ÖSYM Sınav Merkezi benim kontrol ve denetlemem için bana dört okul verdi. Prosedür gereği sınav başlamadan önce okullardan birisine gidiyorduk, bu okulda sınavı salimen başlattıktan sonra, sırasıyla diğer okullarda da işler yolunda mı diye kontrole devam ediyorduk. İş ciddiydi. Benim sayemde belki de birileri soruları çalıp usulsüzlük yapamıyordu. Belki de ben öyle sanıyordum. Sorular kim bilir bu tür sınavların hangi aşamasında çalınıp ilgililerine veriliyordu? Neyse asıl mevzumuz bu değil elbette. Anlatacağım konu bambaşka aslında.

Birinci okuldaki sınav başladıktan sonra, günün biraz ilerleyen saatleri olmuş, güneş Mezopotamya Ovası’nın tepesine doğru dikilmeye başlamıştı. Tepeye dikilen güneş hem doğada hem de bende harareti arttırmıştı. Üstelik sabah nasılsa bir okuldan diğerine geçiş yaparken bir fırın, dükkân ya da ne bileyim pastaneye denk gelir açlığımı bastıracak bir şeyler bulurum diye düşünerek evine konuk olduğum Artuklu Üniversitesi’nde çalışan akademisyen arkadaşıma zahmet vermemek için kahvaltı yapmadan çıkmıştım evden. İnsan alışkın olduğu hayatın dışında bir yere gidince bildiği alışkanlıklarını devam ettirmek istiyor. Ankara’da olsam, muhtemelen yine aynı düşünceyle evden kahvaltı yapmadan çıkar, dışarıda nefsimi köreltecek bir şeyler bulurum diye umut ederdim, nitekim bulurdum da. Ama Mardin’de hem de Ramazan ayında böyle bir umudun beyhude olduğunu birinci okuldan çıkıp ikinci okulu bulmaya çalışırken karşılaştığım en az üç dükkânın açık olmasına rağmen kapılarının suratıma kapanmasıyla anladım. Üçüncüsü bir fırındı ve fırının vitrini ekmek, pasta ve bilumum hamurlu gıda doluydu. Dükkânın ya sahibi ya da çalışanı olduğunu tahmin ettiğim kişi, havanın ve fırının yarattığı çifte harareti biraz olsun azaltmak için atletle kapıda duruyordu. Ben daha bir şey alacağıma dair niyetimi dahi belli etmeden o benim niyetimi bir müneccim gibi fark etti ve bu niyeti savuşturmanın imanın şartları arasında en vazgeçilmezi olduğuna inanmış bir şekilde “dükkân kapalı” diyerek kapıyı suratıma kapatarak, içeri daldı.

Bir yandan hararet, bir yandan açlık, bir yandan hayal kırıklığı, bir yandan da yaşadığım bu anlayışsızlığa olan öfkemle baş başa kaldım ve vücudumda kalan son enerji ve tahammülü bu öfkeyi savuşturmaya harcadığım için hem tansiyonum hem de şekerim epeyce düşmüştü. Bunu başımın dönmesi ve elimin ayağımın titremesinden anladım. Bir anlık nefes almak ve kendime gelmek için yolda gördüğüm bir yükseltiye çömeldim, sonra yoluma öfkem burnumda devam ettim. İtiraf edeyim, softalığın en şiddetlisini daha 14’ünde deneyimlemiş bir insan olarak böylesi bir yobazlığı anlamakta epeyce güçlük çektim. Şehrin yerlisi olmadığı her halinden tahmin edilebilecek bir insana hiç değilse misafirperverlik adına böylesi bir davranışın layık görülmeyebileceğini aklımdan geçiriyordum. Bu tahmin, aynı zamanda kişinin “seferi” olduğu gerçeğini de beraberinde getirmez miydi? Fırının kapısını suratıma kapatan ve vitrindeki hamurlu gıdaları benden sakınan kişi hangi inancın gereği böyle davranıyordu? Müslümanlık hani hoşgörü diniydi? Üstelik ben Müslüman olmayabilirdim. Oruç tutmuyor olmam “Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya” niyetli olduğum anlamına mı gelirdi? Belki de bir kronik rahatsızlığım vardı ve oruç tutamıyordum. Belki de o sırada bir hastalığım nedeniyle ilaç kullanmak zorundaydım ve aç karnına o ilacı almam mümkün olmadığı için fenalaşacaktım. Bunların hiç birisinin düşünülmemesi sonucunda önyargıların en kabasına layık görülerek açlıkla mecburi terbiye edilmek nasıl bir inançtır anlamakta epeyce güçlük çektim. Bu düşünceler, o gün de bugün de hala zihnimi kurcalamaya devam ediyor. Neyse merak edenler için bu mevzuyu kapatmadan belirteyim. Sonunda kapalı bir dükkânın kapısında oturan iki adamdan rica minnet dükkânın dışında kalmış meşrubat dolabında bulunan meşrubatlardan satın alıp içerek bir miktar kendime gelebildim. Elbette sıvı dışında herhangi bir katı gıdaya ulaşımım sınav görevim bitip bir market bulana kadar mümkün olmadı.

Ali Nesin’e geri dönelim. Ali Nesin birkaç gün önce sosyal medyada bir açıklama paylaştı. Nesin Vakfı’nın hesaplarının “izinsiz bağış kampanyası düzenledikleri” gerekçesiyle bloke edildiğini ve bunun kaldırılması için kamuoyunun desteğine ihtiyaç duyduklarını açıkladı. Açıklamayı ben de okudum ve açıklamada Ali Nesin’in aşırı liberalliği ve nüktedanlığına dair tüm nüvelerini ilk bakışta fark ettim. Çatalca’daki Nesin Köyü’ne komşu gelen İsmail Ağa Cemaati ile ilk karşılaşmaları ve bu karşılaşmanın kendi açısından nasıl içten ve samimi olduğunu anlatan ifadeler bazı çevreler tarafından “yobazlığı şirin göstermek” gerekçesiyle yadırgandı.

KENDİLERİ DIŞINDA KALAN TÜM KESİMLER TERÖRİZE EDİLİYOR

Bu yadırgamanın nasıl bir iklimin sonucu ortaya çıktığı çok açık. Yıllardır Sünni İslam’ın yaşama kültürüne dair tüm düsturları toplumun tümünün üstüne her kanaldan boca ediliyor. Yetmiyor, bütün Sünni Müslümanlar, yıllardır koyu Sünni Müslüman bir otokrat tarafından fütursuzca yönetiliyor olmamıza rağmen, hala toplumun en mağduru olmayı başarabiliyorlar. İnanca saygı, dini değerlere karşı nazik olma, oruçlular karşısında hassas davranma, nefislerini gıdıklayan her şeyden rahatsız olma gibi bin bir türlü gerekçeyle toplumun kendileri dışında kalan bütün kesimleri terörize ediliyor. Tek bir gün, bu ülkede başka bir dinden birilerinin de yaşıyor olabileceğine, bazı insanların hatta hiçbir tanrıya inanmayabileceğine, inanıyor olmasına rağmen ibadet etmeyi tercih etmeyebileceğine, ama buna rağmen iyi insan olmak için elinden geleni yapmaya çabalayan milyonlarca insanın bu toplumda yaşıyor olabileceğine dair fikirleri olmadı bu ülkenin mütedeyyin insanlarının. Ellerine geçirdikleri ölçüsüz iktidara rağmen hala nasıl en mağdur bu kişilerin olabildiğini sahiden anlamak mümkün değil. Benim bildiğim inançlı insan, nefsini gıdıklayan ortamdan kendisi uzaklaşır, bu insanlar nefislerini gıdıklayan kadınları yok etmeyi, evlere tıkmayı tercih ediyorlar. Benim bildiğim insanın en büyük savaşı nefsiyledir. Ama bu insanların en büyük savaşı kendileri gibi inanmayan, kendileri gibi yaşamayan, kendileri gibi ilişki kurmayan insanlarla. Benim bildiğim inanç Tanrıyla kul arasında bir meseledir. Ama bu insanların dini tamamen temaşadan ibaret. Benim bildiğim inanç insanın diğer varlıklara bakışını güzelleştirir. Ama benim görebildiğim kadarıyla bu insanlar kendilerine benzemeyeni geçtim, kendileri dışındaki bütün canlılara nefret ve intikam duygusuyla bakıyorlar.

İşte böylesi bir inanç iklimi birkaç yıl içinde oluşmadı. Karşılıklı nefret ve düşmanlıkla yılların getirdiği bir iklim bu. Böylesi ölümcül kimliklere sarınmış toplumun farklı kesimlerinin tekrar birbirine karşı saygılı ve birbirinin yaşam alanlarını fethedilecek alanlar değil de, barış içinde karşılaşılabilecek alanlar olarak görebilmeleri için inatla ve ısrarla Ali Nesin gibi davranmak gerekiyor. İnançlının inançsıza inançsızın inançlıya karşı bu şekilde saygılı ve içtenlikli davranabileceği iklimin yaratılabilmesi için bu ısrar çok önemli. Ölümden sonra bir ahiretin var olduğuna inanmak ve buna yönelik olarak ibadet etmek insanı iyi insan olmaya yönlendirmeli değil mi? Öbür dünyada cennete ulaşmak arzusuyla bu dünyayı başta kendileri, sonra da kendileri dışındaki herkes için cehenneme çeviren mütedeyyin insanların, inançlarından neşet eden ölümcül kimliklerini tekrar gözden geçirmeleri gerekiyor. Son olarak Ömer Hayyam’ın yüzyıllar öncesinden gelen dizeleriyle yazıma son vereyim:

“Kim görmüş o cenneti cehennemi?

Kim gitmiş de getirmiş haberini?

Kimselerin bilmediği bir dünya

Özlenmeye korkulmaya değer mi?”

[1] Steven Lukes (2005). Profesör Caritat’ın Şaşırtıcı Aydınlanması: Bir Düşünce Güldürüsü, (Çev. Fisun M. Demir), Ankara: Bilim ve Sanat, s. 198.

Yazarın 'Kimlik muhabesebesi (1)' yazısına buradan ulaşabilirsiniz:  (https://www.medyaport.net/kimlik-muhasebesi-1-makale,33188.html

Yazar Hakkında

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Yorumlar (1)
Nurhan Ziyaretçi 3 gün önce
Ağzınıza, yüreğinize kaleminize, sağlık
15
parçalı bulutlu