09.05.2022, 10:54

Kılıçdaroğlu’nun havarileri, kuşkucuları: İrili ufaklı tek adamlar hikayesi

Bu yazı, CHP'nin çıkmazını görmeyi hedefliyor. İmamoğlu ve otobüsü bu çıkmazın önemli bir koluyken, diğer tarafını da Kılıçdaroğlu’nun kolayca harcanması oluşturuyor.

Öncelikle hepimizin bilegeldiği bir klişe var ki o da Kılıçdaroğlu’nun yönetemeyeceği/ kazanamayacağı algısının her alana işlenmiş olduğu ve bunun yerleşik bir hal almasında bir hayli çabanın bulunduğu… Bu çaba sadece AKP ve yandaşlarınca inşa edilmedi, buna birtakım CHP'lilerin de epey katkısı oldu, ki hala da olmakta.

Ancak seçmeni bu olumsuzluğa sürükleyen parti içi haller, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun aralarından çıkabilecek en doğru aday olduğunu da ispatlar bir yere de götürüyor. İmamoğlu’nun otobüsü de, üzerine sarf ettiği sözler de tam olarak bunun göstergesi gibi.

Bir otobüs ki içinde olanlar bir devrin özeti ve hatta çok önemli bir vurguyla, kurtulmak istenilen bir devrin özeti…

Fakat İmamoğlu; parmak sallamalı, vız gelir tırıs giderli, yeni bir Tayyiplik türettiği davranışlarla tek adamlık işaretlerini ayan beyan serdi önümüze birkaç gündür; “hem karnım doysun hem pastam dursun” tarzı o “sadeceli” bir cümlelik özrü ve kimi müfsidlere sahip çıkarak yaptı bunu şürekâsıyla...

İmamoğlu’nun bu tavrı için “bu kadar kusur kadı kızında da olur” kıvamında mazur görme eğilimleri bana doğru gelmiyor. Kendisinden başka bir Tayyiplik türeyeceğine dair hep kuşku duyulurken, parmakla verdiği ayar Kılıçdaroğlu’nun son dönemki mutedil politikasıyla zıtlık taşıyor. Ülkede “erkeksen çıkışa gel” bayağılığındaki envai çeşit siyasi figür varken, öfkeli adamların parmak sallamasından yılmış, derdi geçinmek olan milyonların bugünkü halinden sorumlulara gösterilen muhabbetin hem onur hem umut kırıcı olacağını bilmeyen biri de aday olmasın bir zahmet diyenleri de anlamak gerekiyor.

"Bu fotoğraftan hareketle Ekrem İmamoğlu’na saldıranların hiçbiri -evet hiçbiri- mevcut siyasal rejimin muhalifi değil. Bilakis rejime faydalı kişiler. Hepsinin de zihinleri bir şekilde Devlet’in kontrolünde. ... Ekrem İmamoğlu’na bu şekilde saldırarak Devlet nezdinde konfor alanlarını genişletiyorlar. Kendilerini garanti altına alıyorlar. Ortada tam bir sahtekarlık var."

Habertürk’teki köşesinde böyle diyor, yirmi yılın büyük sahtekarı Nagehan Alçı. Yalı alır gibi aldı muhalifliğimizi bizden…Feodaller, kabileler, İmamoğlucu olmamalar, dile utanmadan Gezi’yi dolamalar... Birtakım uyanıklıklar, hesaplar vs bildiğimiz Nagehan Alçı ve buna sahip çıkan İmamoğlu ile ekibi… Tabi bir de İmamoğlu’na sahip çıkan bir ekip var; onlar da iptal kültürü, haysiyet muhasebesi falan diyor... Preslendik arada…

Açık açık konuşalım muhalefetin böyle riskler alma lüksü yok, bazılarını o otobüse alma hakkı yok; eğer dertleri iktidarı değiştirmekse...

Oldukça kaotik bir ortamdayız, böyle bir rejime karşı cumhuriyet tarihinin belki de en önemli seçimi, sınavı yaklaşıyor ve bu sınavı geçecek bir muhalefet görüntüsü olmadığı gibi olanı da yerle bir etme yarışına giriliyor...

KILIÇDAROĞLU'NUN ADAYLIĞI VE CHP'LİLERİN 'SELF MUTİLATİON' SENDROMU

Muhalefetin bir de Kılıçdaroğlu kanadı bulunuyor. Bir çıkmazda ama güvenli liman gibi bir halle de durumu kotaracak yerde duran bir çıkmazda.

“Yol arkadaşlarım, bütün yol arkadaşlarımıza sesleniyorum, size de bir çift lafım var. Bu engerekler ve çiyanlarla çatışma ne kadar sert olursa zafer de o kadar yakın ve görkemli olacaktır. Ne pahasına olursa olsun yürüyeceğiz. Bu millete çetelere boyun eğdirmeyeceğiz. Ben o yoksulluğa mahkûm edilen çocuklar için mücadele edeceğim. Ya bana katılın ya da şimdi şu anda yolumdan çekilin, açık ve net söylüyorum.

Bir insanın uğrunda öleceği bir şey yoksa hayatında, zaten o hiç yaşamamıştır. Pes etmeyeceğim, durmayacağım, söz veriyorum. Hepinizin huzurunda, milletimin huzurunda söz veriyorum. Durmayacağım.”

Bu sözler Kılıçdaroğlu’nun son grup toplantısındaki konuşmasından.

Konuşmada bir özne yokmuş gibi dursa da veya Kılıçdaroğlu’nun cümleleri halka sesleniyormuş algısı taşısa da aslolan “içeriye” mesaj veriliyor olması.

Böyle olduğu, Fikret Bila’nın konuya dair 29 Nisan’daki yazısında hakikate büründü.

Belli ki CHP kaynıyor ve birileri bu kazana Kılıçdaroğlu’nu atmak istiyor. Sanki partide belirlenen ve Kılıçdaroğlu tarafından dile getirilen politikalar bir ekipçe tartışmalı hale getiriliyor ve ikircikli bir hal oluşuyor.

Mesele cumhurbaşkanı adaylığı, mesele seçimler, mesele genel başkanlık...

Bildiğimiz üzere Kılıçdaroğlu, ortak cumhurbaşkanı adayının 6 muhalefet lideri tarafından belirleneceğini ve başarılı bulduğu Ankara ve İstanbul belediye başkanlarının görev sürelerini tamamlamalarından yana olduğunu açıkladı. Ancak iki isim üzerinde tartışma bitmedi ve hatta Kılıçdaroğlu da tartışmanın tarafı oldu.

Şöyle ki Kılıçdaroğlu, bazı çevrelerin İmamoğlu ve Yavaş üzerinden sürekli adaylık devşirmeleri veya CHP’de adaylık kavgası varmış izlenimi yaratmaya yönelik tutumlar karşısında daha net bir duruş peşinde.

Kılıçdaroğlu “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” derken, 6 genel başkanın adayı belirlemesi kararında ısrarcı, İmamoğlu ve Yavaş’ın ismi üzerinden yapılan spekülasyonlardan rahatsız, parti içinden ve dışından zemin hazırlanmasına, ucu açık beyanlarda bulunulmasına tepkili ve tüm bu gelgitlere bir set çekmek istiyor gibi.

Topu kurban bayramı sonrasına atsalar da bu süreçte ortalık durulur gibi durmuyor.

Grup başkanvekili Özgür Özel "Genel başkan 10 puan farkla kazanıyorsa aday olsun, onur duyarım; ama risk varsa zaten ilk itiraz kendisinden gelir” diyor. Daha sonra Manisa’daki bir açıklamasında “Bu süreçte eğer Sayın Genel Başkanımız arzu ederse,(1) anketlerin sonuçları bu seçimi kazandığımızı gösterirse (2) ve kendisinin hassasiyet duyduğu 6’lı mutabakat masası ortak adaylıkta genel başkanımız üzerinde mutabakata varırsa” (3) diyerek gerekli şartları teyit ediyor.

Bir grup başkanvekili böyle cümleleri neden kurar, iddiayı neden diri tutmaz da şüphe uyandırır, anlamış değilim.

Bir AKP’linin çıkıp, Erdoğan kaybedeceği seçime girmez; 10 puan fark olmazsa aday olmaz dediğini duydunuz mu?

Ki zaten yıllarca “10 seçim kaybetmiş Kılıçdaroğlu o koltukta neden oturuyor” algısını pekiştiren şeyler bunlar.

Çıkıp; Adalet yürüyüşünden bu yana siyasal- psikolojik üstünlük onun eseri, toplumsal muhalefetin üzerindeki ölü toprağını Gezi’den sonra o kaldırdı, -belli bir kesim için- toplumsal muhalefet ruhunu canlı tutan da oydu diyebilirler. Kılıçdaroğlu referandumla ittifak ruhunu kurdu, İyi Parti’nin siyaset sahnesinde varlığını inşa etti, ittifakla seçime gidip Saadet’i meclise soktu; 11 Büyükşehir onun eseri, 6’lı masaya ruhu o üfledi diyebilirlerdi. Demediler, bunları söylemek İsmail Saymaz’a düştü. “10 puan fark atmazsa ilk o kendi adaylığına itiraz eder”i konuşmak abesle iştigal değil mi?

O fark oluşmaya başlamadan, yine başarısız, seçim mağlubiyeti hanesi kabarık Kılıçdaroğlu algısına bu cümleler hizmet etmeyecek mi?

Burada algıcı araştırma şirketlerinden, Kılıçdaroğlu düşmanı AKP’li, ulusalcı kanaat oluşturuculardan bir fark kalıyor mu?

CHP’liler açısından politika anlatıcılarının sayısı ister şimdiki gibi Öztrak ve Özel gibi isimlerle oldukça sınırlı kalsın, ister seçim sürecinde sahaya çıkacak kurmaylar ve adaylarla artsın, temel sorun işlenen siyasal olaylardaki tekrar eksikliğidir. Aksi, ispatlıdır.

128 milyar dolar nerede? sorusunun yeryüzü ve gökyüzü arasındaki neredeyse her alanda süreli değil sürekli sorulduğunda AKP’li aklın buna cevap vermek durumunda kalmasıyla elde edilen sonuç ortadayken, CHP’lilerin Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusunda bunu yapmamaları anca CHP’ye özgü bir durum galiba.

Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a çok seçim kaybetmiş genel başkan olduğu algısına AKP’liler kadar bizzat CHP’lilerin de hizmet ettiği ayan beyan. Sadece onun karşısına genel başkan adayı olarak çıkanların değil parti içi muhalefetin de en çok sarıldığı argümandır ve neredeyse AKP’nin diliyle söylenmiştir.

Kılıçdaroğlu’nun adaylığı ile ilgili cümlelerin, propagandanın da bununla benzeşik olduğunu gösteren çok fazla çok gösterge ve dil vardır. 20 yıllık AKP tahakkümünden sıyrılıp iktidara giden yolda hala neyin anlatılmamış olduğuna ilişkin bu soruna temel katkılardan biridir.

Partinin politikalarını oluşturmak kadar, bu politikaların toplumsal karşılığının oluşturulması için kullanılacak dilin hangi temelde sunulacağı kamuoyu üzerinde yaratılacak bir etki için oldukça önemlidir.

Bize ulaştırılan politik argümanlardan daha önemli olan, bunların hangi dille ve hangi bakış açısı ile sunulmasına dair değişik bir dizi etmenin parti kurmayları tarafından dikkate alınmamasının sonucudur belki de Kılıçdaroğlu’nun çıkışı.

Gustav Le Bon, iknanın asli unsurlarının “beyan”, “tekrar” ve “sirayet” olduğunu sıraladıktan sonra saygınlığı, özellikle de kişisel/ kazanılmış saygınlığı öne çıkarıyor. “ Kişisel saygınlık, şöhret ve servet olmadan, varlığını onlar olmaksızın da mükemmelen sürdürebilir.” diyor.

Ama şunu da ortaya koyuyor :”Tartışmaya açılmış saygınlık artık saygınlık değildir.”

Özel ve gibileri adayımız net Kılıçdaroğlu’dur demek yerine şartlar ortaya koyarak o saygınlığı tartıştırıyor mu? Evet ; ha, saygınlık tartışılmaz mıdır? Elbette ki değil; ama bu durumda mı? İşte o tartışılır.

CHP’liler çok şey söylüyor gibi duruyor; ama asıl söylenmesi gerekeni söylemiyor sanki.

Bu yazı Kılıçdaroğlu’nu öven bir yazı olmamakla birlikte hakkını bazı alanlarda teslim eden bir iletişim yazısı. İletişimin doğru araç ve dille kurulması durumunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığının önündeki engelin Alevi oluşuna gelip dayandırılan halinden CHP’lileri de sorumlu tutan bir yazı.

Kılıçdaroğlu’nu iddiasız gibi görünen ama iradesinde ısrarcı, kalıcı, güçlü/dayanaklı, kayda değer bir etkiye sahip, kendisine inanan bir avuç insanla yola çıkan Giuseppe Garibaldi’ye, benzetmek, liderliğine vurgu yapmak abartı gibi geliyor mu kulağa?

Adalet Yürüyüşü ve Gandi benzetmesinden yola çıkarsak aslında bu evre aşılmış sayılır mı?

CHP’de Kılıçdaroğlu’nun iradesiyle ürettiği fikirlerin biçimlendirdiği politikaların (burada üretilen politikaları Kılıçdaroğlu’nda cisimleştirmek benim tercihim) CHP’lilerin safına çekmek istediği heterojen kitlelerin zihnine, ruhuna hangi araçlarla etki edebileceğini anlamış değiliz.

Peki burada sadece Kılıçdaroğlu’nu suçlamak doğru mu?

Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla seçimi kazanmak fikrinin kitle ruhuna nüfuz ettirilememesi, kesinliğinden şüphe duyulmayacak koşulların henüz yaratılmayışı, Erdoğan’ın tahribinden henüz payını almamış kimi müstahkem mevkilerin koruyucusu olarak Kılıçdaroğlu ismine kitlesel olarak henüz meyledilmemesi sadece Kılıçdaroğlu’nun kusuru değil sanki.

Onun adaylığıyla Erdoğan’ın mağlub edileceğinin sürekli tekrarlanan bir şey olmaması, fikirlerinin kitlelerin güdülerini şekillendirerek, onların zihin dehlizlerine yerleşerek orada kemikleşmemesi; tercihlerinin bir istikamete yöneltilip, kitlelere özgü bir karaktere bürünerek seçmen davranışına dönüşmemesi sadece Kılıçdaroğlu’na yüklenemez.

Kılıçdaroğlu’nun fikirleri, hassasiyetleri, duyguları ve inançlarının kitleler söz konusu olduğunda bulaşıcı niteliğe ulaşamaması tek başına onun suçu olmamalı.

Derdim şu; CHP’lilerin baktığı yerden gerçeğin nasıl şekillendiğini görmeleri önemli.

Barthes’ın “toplumun gerçekliğini biçimlendirme…” dediği şey gibi.

Hector Mcdonald’ın “nerden baktığınız gerçeği nasıl şekillendiriyor, doğru bizi nasıl yanıltıyor” dediği şey gibi…

Tam olarak şöyle diyor hatta: “Duyanların yanlış anladığı bir doğrudan daha kötü bir yalan yoktur.”

Süreç malumunuz, önümüzde; CHP veya Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu artık, ya “eliyle ettiğini boynuyla çekecek” ve çektirecek ya da bu gidişe ana muhalefet olduğunu hatırlayarak, verili iktidara ve yarattığı garabete bir son vermenin kapılarını aralayacak.

Yorumlar (0)
15
parçalı bulutlu