13.01.2022, 09:44

'İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında'[1]

Yıl 1994 bahar ayları. Birkaç yıldır fena kuraklık var. Bu birkaç yıl içinde yaşadığım köyde daha önceleri yedi sekiz metre derinlerden su çıkarılabilirken, birden bire toprak altındaki su kaynakları 30-40 metre derinlere indi. Ne ekilse bitmiyor. Bitse istenen randıman alınamıyor. Alınan randıman istenen fiyata satılamadığı için yoksulluk diz boyu. O zamandan bu zamana küçük çiftçi açısından pek de bir şey değişmemiş demek ki. Şu kadarını söyleyeyim. Babam beni üniversite sınavına Antalya merkeze gönderebilmek için birilerinden borç para almak zorunda kaldı. Haliyle ilçede üniversiteye hazırlık dershanesi olmadığı için okulun olmadığı hafta sonlarında dershane için Antalya merkeze gitmek gerekiyor. Paramız ve tabi ki Antalya’da hafta sonları kalacak bir yerler de olmadığı için dershaneye gitme şansım olmadı. Durumu abarttığım zannedilebilir şimdiden geriye bakarken. Ancak tamı tamına böyle bir durumun içinde üniversite sınavına, bir yıl önce İstanbul’da devlet parasız yatılıda okurken dershaneye gitmiş olan çocukluk arkadaşımın özenle, önce kendisi kullanıp sonra benim için sakladığı soru kitapçıkları ve hazırlık materyalleriyle hazırlandım. Öyle ki, yokluk insana çareler ürettiriyor. Çözülmüş ve işaretlenmiş soru kitapçıklarının işaretli şıklarını silsem işaret izi kalacağı için, ben de önce soruların şıklarının tümünü hangi işaretle işaretlenmişse o işaretle işaretliyordum, ardından da soruları çözmeye başlıyordum. Neyse durumu daha fazla dramatikleştirmemek için asıl mevzuya geçeyim.

Bu koşullar altında okumakta olduğum imam hatip lisesinin son sınıfında siyer, akait, fıkıh, hadis, kelam gibi mesleki derslere girmekte olan ve o dönemin Gülen Cemaati’nin “güler yüzlü, iş bilir, iyiliksever, diğerkâm, nur yüzlü” abilerinden olduğu her halinden belli olan bir öğretmenimiz vardı. Kim bilir şimdi nerelerdedir? Reisicumhur muhteremin 2016’daki darbe girişiminin ardından “bunların akıllıları zaten çoktan kaçtı” dediği akıllılar arasında mıdır, devletin bir zindanında vadesini mi dolduruyordur, yoksa o FETÖ Borsası diye bahsedilen borsalardan birisi aracılığıyla son anda kodesten kurtulmuş mudur? Benim tanıdığım kadarıyla muhtemelen akıllılar arasındadır ve belki de çoktan bir Batı ülkesine kapağı atmıştır. Neyse mevzuya geri dönelim. Bu muhterem hoca “abimiz” benimle birlikte ne hikmet ve nasılsa imam hatip okuluna “düşmüş” üç Alevi-Bektaşi gencine alicenaplık yapmak istedi. Benden başka aynı köyden iki arkadaşım daha vardı zira. Üçümüz de o yıl mezun olarak üniversite sınavına girecektik. Haliyle benimle birlikte onlar da aynı yokluk ve imkânsızlıklardan mustarip olduğu için dershaneye onlar da gidemiyorlardı. Antalya merkezde üniversite sınavını kazandırma garantisi veren bir cemaat dershanesine sınava kalan bir aylık süre boyunca ücretsiz gidebileceğimizi, bizim için bu imkânı ayarladığını müjdeledi muhterem hoca abimiz. Biz üç arkadaş önce fütursuzca sevindik, ancak sonrasında bu alicenaplığın karşılığında acaba bizden ne istenecek diye düşünmeye başladık kara kara. Bu düşüncelerle beraber, müjdeyi elbette ailelerimize de bildirdik. Babam cemaatin dershanelerine ve tabi ki yurtlarına karşı her zaman kuşku duyuyordu zaten. Üstelik benim İmam hatip okuluna başladığım ilk yıllardaki softalaşma hallerime de fena halde bozuluyordu. . Mamafih lisenin son sınıfında bende softalığa dair izler bir hayli azalmaya başlamıştı. Babam açısından baktığımız zaman sanırım bir yandan Alevi-Bektaşi bir yurttaş olarak beni neden imam hatip okuluna gönderdiğini kendi içinde sorguluyordu, diğer yandan da benim okuma arzuma karşı koyamadığı için içten içe saygı duyuyordu bu isteğe. Ne olursa olsun bir yandan da din, diyanet öğreniyor diye de düşünüyordu belki de. Ne de olsa babam da ortalama bir Türk vatandaşıydı. Garip bir amalgam, kabul ediyorum. Bu anlattıklarımı okuyan pek çok Alevi bu çelişkiyi eminim anlamayacaktır. İmam hatip okuluna gittiğim zamanlarda karşılaştığımız neredeyse hiçbir Alevi bu durumu anlayamıyordu. Neyse bu mevzu derin, daha fazla derinleştirmeden, asıl mevzumuza geri dönelim. Benim ve arkadaşlarımın ailesi de bahse konu dershaneye hafta sonları gitmemizi kabul etti.

ÜÇ ALEVİ GENCİN CEMAATLE BİR HAFTA SONU


Üç arkadaş takip eden hafta sonu dershaneye gittik. Antalya’nın en merkezi semtlerinden birisinde büyükçe bir apartmanın tümü dershaneye aitti. Dershanenin bazı katları derslik bazı katlarıysa yurttu. İtiraf etmek gerekirse, dershane ve yurdun yer aldığı bina bakımlı ve her türlü detay düşünülmüştü. Kalacağımız odaya yerleştikten sonra ilk gelen vakit namazına yönlendirildik. Vakit namazları önemliydi. Namazın hemen ardından yemek, yemekten sonra hemen ilk derse gönderildik. İki gün boyunca neredeyse nefes alacak tek bir an bile olmadan dershane-yurttan ayrıldık. Aklımda kalan en önemli ayrıntı sanırım yakın tarih ya da İnkılap Tarihi dersinde anlatılanlardı. Dersi anlatan öğretmen neşeli, eğlenceli, neredeyse bir stand upçı edasıyla sınavda sorulacak sorulara “doğru” yanıtın olduğunu düşündüğü resmi tarih anlatısını aktarıyordu. Ancak bu anlatıyı aktarırken sarkastik ve tiye alır bir tavır içindeydi. Ciddi poza geçtiği anda ise, misal “Lozan Anlaşması’nın Osmanlı’yı yıktığını, Cumhuriyeti kuranların bu topraklara attığı bir kazık olduğunu, Lozan kabul edilmeseydi Musul ve Kerkük’ün de Türk vatanı içinde olacağı”nı dile getiriyordu. Devletin okullarında bize öğretilen resmi tarih anlatısının dışında iddialar duymak ne yalan söyleyeyim beni ilk anda şaşırttı, hatta bir miktar da sevindirdi. Kuru kuru endoktrine edici tarih anlatısı beni olduğu gibi pek çok genci yıllarca tarihten soğutmuştur zira. Komplovari bir anlatı bir yandan şoke ediyor diğer yandan da yeni yetme bir gençte ilgi uyandırıyordu. Muhtemelen cemaatin endoktrinasyon yöntemlerinden birisi de bu komplovari safsatalarla hakikati bulandırmaktı. Şimdinin post hakikat ikliminin taşlarının döşenmesinde cemaatin bu endoktrinasyonunun hatırı sayılır bir payı olsa gerek. Ancak anlamadığım şey, bu kadar geniş imkânlara sahip bir grup nasıl da resmi ideolojiye ters şeylerin anlatıldığı bir dershaneyi üstelik de mükemmelen işletebiliyordu. Gençlik ya da çocukluk işte. Elde olan verilerle ancak bu kadarını sorgulayabiliyorsun. Ancak sorguladığım kadarı bana yetmişti ve bir dahaki hafta sonu muhterem gül yüzlü hoca abimize teşekkür ederek bir daha gidemeyeceğimizi bildirdik. Sanırım abimiz de bizi neden kafesleyemediğinin sorgulamasıyla baş başa kalmıştır.

GENÇLERİ CEMAATE KAZANMANIN YOLLARINDAN BİRİ DE GEZİLER


Bu lise son sınıfta cemaatle yaşadığım bir hafta sonluk karşılaşma kuşkusuz hayatımın son karşılaşması olmadı. Üniversite birinci sınıftayken cemaatin bir gezisine davet etti bazı cemaatçi arkadaşlar. Gezinin güzergâhı geniş, maliyeti bir hayli düşüktü. Köyden yeni çıkmış bir genç için bir hayli cazip bir davetti bu. Ben de kabul ettim. Benim gibi cemaat evlerinde kalmayanları cemaate dâhil etmenin belki de iyi yollarından birisiydi bu geziler. Üniversite kazanıp yurt çıkmayan öğrencilerin üniversiteye kayıt yolunda yollarını kesip cemaat evlerine davet ederlerdi ağzı kalabalık abi ve ablalar. Yakalayabildiklerine barınma imkânları sağlarlardı görünürde. Bu aşamada yakalanmayanlarsa buna benzer gezilerle avlanmaya çalışılırdı. Herkesin malumu bunlar. Darbe girişiminden sonra pek çok itirafçı taktiklerin detaylarını bol bol anlatmıştı. Gezi keyifliydi. Yine bu geziden de aklımda iki detay kalmış. Birincisi İzmir Yamanlar Fen Lisesi’nin o şaşası ve lisede doğa bilimlerine verilen önemle cemaatin içinde debelendiği mistisizm arasındaki çelişki. Bu amalgam meğerse cemaatin cilalı yüzüymüş. Pek çok insan bunu sonradan anladı. İkinci detay ise gezi sırasında tanıştığım cemaat evinde kalıp da tipik cemaatçi olmayan Kürt bir arkadaştı. Naif, sessiz, sakin, kılınması talep edilen namazı mecburi bir hizmet gibi yerine getiren bir arkadaştı. Sanırım gözlerden anlaşılıyor insanlar. Birbirimizi hemen anladık. Ben mecburen orda değildim ama namazları uygun fiyatlı gezinin bir bedeli olarak eda ettiğim gözlerden kaçmamış demek ki. Arkadaş bana ilk fırsatta açıldı. Neden cemaat yurdunda kalmak zorunda olduğunu hızlıca anlattı. Van’ın bir köyündeki tarlalarındaki ekinleri devlet yakmış, aslında durumları iyi olmasına rağmen o yıl bir hayli müşkül bir hale düşmüş ailesi. Üstüne kendisinden büyük iki erkek kardeşi de PKK’ya katılmak için dağa çıkmış. Elbette tarlaların yakılmasının nedeni anlaşılabiliyordu! Ona, kazandığı ve okumak istediği üniversiteye devam ederken cemaat yurdunda kalmaktan başka bir seçenek kalmamıştı. Mutsuzluk ve umutsuzluk bedeninin her uzvundan anlaşılabiliyordu. Zaten yaklaşık bir yıl sonra cemaat yurdundan ayrılıp Cebeci’de izbe bir eve bir ev arkadaşıyla çıktığını öğrendim. Bu arkadaşımla bir noktadan sonra koptuk. Şimdi nerde, ne yapar kim bilir?

28 ŞUBAT POSTMODERN DARBESİ İLE GELEN İKTİDAR


Benim bu yaşadıklarımın üstünden çeyrek asırdan fazla zaman geçti. Bu süre zarfında 28 Şubat postmodern darbesi oldu. Darbeciler “bu ülkede irtica bin yıl geçse de başını kaldıramaz artık” iddiasında bulundu. Bu iddianın üstünden daha beş yıl geçmeden 28 Şubat darbecilerinin başını ezdiklerini iddia ettikleri partiden kopan bir grup “gömlek değiştirip” iktidar oldu. Bu iktidar yirmi yıldır ülkenin kaderine yön çiziyor. Bu iktidarın zamanında benim yukarıdaki paragraflarda karşılaşmalarımdan bahsettiğim cemaat gücüne güç kattı, “askeri vesayete son veriyoruz” iddiasıyla pek çok masum insanın canını yaktı. Bir zaman geldi, bu cemaat devleti tümden ele geçirmeye kalkıştı. Bu kalkışmanın ardından bu cemaatin güçlenmesini sağlayan parti, bu cemaatin “kökünü kazırken” başka cemaatlerin de desteğiyle ülkeyi “dindarlaştırmaya” kalkıştı. Cemaat yenilmeden önce “altın neslin” peşindeydi, iktidarın tek karar vericisi “dindar nesil” yetiştirme derdinde. Aslına bakarsanız yok birbirlerinden farkları. Tek bir inanış yolunu bütün topluma dayatmaya çalışıyor her ikisi de. Hatta şu anda iktidarın ittifak kurduğu bütün cemaatler de aynı tıynette.

ENES’İN İHTİHARININ HATIRLATTIKLARI


Bu yazı biraz uzun oldu sayın okurlar, kusura kalmayın artık. Bu noktadan sonrasında lütfen nefesinizi tutun ve okumaya devam edin. Şu noktaya kadar bir anımsamaydı ve dolayısıyla geçmişle ilgiliydi yazdıklarım. Bundan sonrası geleceğe yönelik. Geleceği bugünü anlamadan inşa etmek mümkün değil. Genç bir insanın intiharını anlatmak üzere yazarken niçin kendimi anlattığımı belirteyim öncelikle. İnsan insana bağlıdır. Her insanın yaşadığı acılar ve deneyimler kendine has olmakla birlikte, başkalarından izler taşır. Kendini anlamayan, kendi yaşadıklarını akıl ve vicdan süzgecinden geçirmeyen başkasını anlayamaz. Bu intiharı ilk duyduğumda aklıma kendi yaşadıklarım geldi haliyle.

Tıp Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi Enes’in intiharı üzerine herkes bir şeyler söyledi. Babası maneviyatından bahsetti. Sanki tek mesele cemaatmiş gibi, cemaatin içindeki insanların öyle kötü insanlar olmadığını dile getirdi soğukkanlılıkla. Bu soğukkanlı açıklamayı ilk okuduğumda aklım da vicdanım da almadı, kabul etmedi. Ama maalesef gerçekti. Ben ne aileyi ne de tek başına cemaati suçlayacak değilim. Aile belli ki bu toplumun vasatı. Cemaat ise soyut bir varlık değil kuşkusuz; kendince toplum için iyilikler yaptığına inanmış ve inandırılmış insanlardan oluşuyor. Öyle olmasaydı, evladını kaybetmiş bir baba cemaatin mensubu olarak öylesine soğukkanlı bir açıklama yapamazdı, yüreği elvermezdi. Esas mesele, kendi inandıkları iyiliğe çocukları, gençleri de inandırmaya çalışmaları. Kendi gideceklerini hayal ettikleri cennete evlatlarının da gitmesini arzu etmeleri. Hâlbuki cenneti de cehennemi de insanın kendi elinde. Evladınızı özgür bırakarak bu dünyayı onun için cennete de çevirebilirsiniz ona kendi doğrularınızı dayatarak cehenneme de döndürebilirsiniz.

Nihan Kaya “İyi aile yoktur” başlıklı kitabının alt başlığında “ya da paradoks şu ki iyi aile, ‘iyi aile yoktur’ düsturu ile hareket edebilen ailedir” diyor ve toplumumuzun çocuk yetiştirirken düştüğü en büyük hatayı şöyle anlatıyor: “Bir çocuğa bakmak, o çocuğu yıkarken, yedirirken, giydirirken çocuğun bedeninin, ruhunun sizinkinden ayrı olduğuna saygı göstermediğiniz müddetçe yarardan çok zarar verir. Bana bunu çocuğun iyiliği için yaptığınızı söylemeyin; siz kendi ruhunuzdaki açlığı bastırmak için çocuğun ağzına yemek tıkıyorsunuz…”[2] Bakın Nihan Kaya’nın bahsettiği kendi başına yemek yemeye dahi ehil olmayan çocuk. Tıp Fakültesi okumaya, İslam dinine inanmaya, bu dinin gereklerinin kendilerince eksiksiz yerine getirilmesini sağlamak üzere oluşturulmuş bir cemaatin evinde kalmaya, bu cemaatin gündelik yaşam ritmine harfiyen uymaya zorlanan kişi çocuk değil; bıraktığı notlardan ve videodan da anlaşıldığı kadarıyla dünyaya, hayata, dine, yaşamaya dair yargıları ve gelişmiş normları olan bir gençten bahsediyoruz. Bu gence tıpkı burnunu sıkarak ağzına yemek tıkıştırılan çocuk muamelesi yaparsanız, ondan yaşama isteğini alırsınız. AKP’nin yirmi yıllık iktidarı sonucunda geldiği nokta, tüm toplumun burnunu sıkarak ağzına sevmediği bir yemeği tıkıştırmaya çalışmak oldu. Kuşkusuz bu istenmeyen yemekten en çok tiksinen yaşama enerjisiyle dolu, umut etmek isteyen, ama umut edilecek tek bir şey bulamayan gençler oluyor.

CEMAATLER BU ÜLKENİN GERÇEĞİ…


Ülkenin bütün kaynaklarını üç beş müteahhidin ikbali ve kendi saçma sapan dogmalarınız uğruna çarçur ederseniz, hayalini kurduğunuz “dindar neslin” yetişmesi şöyle dursun tıpkı Enes gibi daha pek çok genç insan hukuksuzca faaliyet gösteren cemaatlerin elinde daha çok heba olacaktır. Cemaatler bu ülkenin gerçeği. Bu ülke yurttaşlarının kumaşı da Enes’in babasından çok da farklı değil. Bu nedenle bu olayın üstüne “cemaatler kapansın” gibi irrasyonel kampanyalar başlatmayı Özgecan Arslan cinayetinin ardından ortaya atılan “tecavüzcü katiller hadım edilsin” kampanyasından pek bir farkı yok açıkçası. Yasaklamak, kapatmak, ortadan kaldırmak, bir ihtiyacı yok saymak hiçbir zaman sorunu çözmüyor. Sorunun toplumsal, ekonomik ve politik bir sorun olduğunu kabul ederek, hukuk çerçevesinde çözümler aramak gerekiyor. Gençlerine barınacak yurt, parasız eğitim, eğitimi süresince asgari geçim yolu ve her şeyden önemlisi hayatını kazanabileceğine inandığı güvenli bir gelecek sunmayan, sunamayan bir devletten bunları ısrarla talep etmek yerine, olmayacak bir duaya âmin der gibi “cemaatler kapatılsın” demek sorunun çözülmesini değil, bilakis kangrene dönüşmesini beraberinde getirecektir.

Son bir not: Romantikleştirmediğiniz, yol yöntem göstermediğiniz, dramatikleştirip sansasyonel hale getirmediğiniz, faili kurbanlaştırmadığınız sürece intiharı da intihar edeni de haberleştirebilir, patolojik olmayan sağlıklı bir kamusal duyarlılık geliştirmek için böyle videoları yaygınlaştırabilirsiniz. İntihara özendirmek sadece bir video ile olmaz. Gençlere bir gelecek sunamıyorsanız, asıl bu onları intihara özendirir.

[1] Bu başlık Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı şiirinin bir dizesinden alınmıştır. Dizenin yer aldığı dörtlüğün tamamı ise şöyledir: “Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:/ Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında/ Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır/ Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.”

[2] Nihan Kaya (2018). İyi Aile Yoktur, İstanbul: İthaki, s. 57.

Yazar Hakkında


Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

Yorumlar (0)
16
parçalı bulutlu