Ölüme sürülen işçilerin dağıttığı sis

Amasra’da yanan, ezilen ve boğulan işçi bedenleri; fiziki, hukuki ve ideolojik aygıtlarıyla bir bütün olarak devletin, tüm katmanlarıyla sermaye sınıfının, bu sınıfın bazı kesimleriyle organik ilişki içinde olan siyasal iktidarın ve işçi sınıfının içinde tutunmuş asalak işbirlikçilerin ortak iktidarını işaret etmiştir.

Gündem 21.10.2022, 11:13
Ölüme sürülen işçilerin dağıttığı sis

Hakkı Özdal, Evrensel Gazetesi'ndeki köşe yazısında, Amasra faciasını değerlendirdi: 

Sayıştay raporlarından işçi ailelerinin birincil tanıklıklarına dek uzanan çeşitlilikteki olgular baştan beri gösterdi ki Amasra’daki grizu patlaması açık bir işçi katliamıdır. Bilirkişi heyetinde yer alan Bartın Baro Başkanı avukat Ferhat Parlatır’ın, ilk incelemelerden sonra yaptığı açıklamada yer alan, “Genel izlenimimiz ve tespitlerimiz burada olayın bir ihmal olduğu” sözleri, bu gerçeği bir kez daha teyit etmiş oldu. Söz konusu madencilikse, ‘ihmal’ her zaman (en hafif söyleyişle) ‘ölümlü kazayı göze almak’, işçiyi ölüme sürmek demektir. Bu ‘göze alma’nın ardındaki cüretin de devlet-sermaye diktatörlüğünün cezasızlık uygulamalarından kaynaklandığı bilindiğine göre, bu katliamın kader planı ya da şehit kavramlarında kategorize edilen mistik bir çerçeveye çekilmesi ne kadar düşmancaysa; salt ihmalkasıt gibi çoğunlukla hukuki anlamlarla inşa edilmiş kavramlara sıkışan bir itiraz da o kadar yetersizdir.

Amasra’da yanan, ezilen ve boğulan işçi bedenleri; fiziki, hukuki ve ideolojik aygıtlarıyla bir bütün olarak devletin, tüm katmanlarıyla sermaye sınıfının, bu sınıfın bazı kesimleriyle organik ilişki içinde olan siyasal iktidarın ve işçi sınıfının içinde tutunmuş asalak işbirlikçilerin ortak iktidarını işaret etmiştir.

Bu işaret, Türkiye’yi çeşitli sektörlere bölünmüş bir kâr savaşıyla, doğal kaynaklarından emek gücüne dek vahşice yağmalayan, burjuva-bürokrat derebeylikleri halinde adeta bölge bölge sömürgeleştiren tarihsel bir momenti de göstermektedir. Ama bununla birlikte, ülkeyi bu sömürü ekseninde dönüştürmeyi 40 yılı aşkındır sürdüren, son 20 yılda iyiden iyiye fütursuzlaşan vektör gücün zayıflamasına ilişkin de somut belirtiler göstermiştir. Bu yanıyla, Türkiye’deki, demokrasi, çevre, insan hakları mücadeleleri de dâhil tüm mücadele alanlarını ortak kesen bir sermaye-devlet olgusunun, tam da bu gücün nesnel bir zaaf anında tam politik hedefe dönüşmesi imkânlarını artırmıştır.

Erdoğan iktidarının bir süredir yaşadığı politik güçsüzleşme, siyasal alandan ziyade iktisadi alanın eskisi gibi ‘yönetilememesinden’ kaynaklanıyordu. AKP’nin kurguladığı siyasal çatışma evreni, vaktiyle politik söyleminin gücü sayesinde tesis edilmediği gibi, şimdi de o söylemin zayıflamasından dolayı geriliyor değil. Nitekim AKP, esasen, “laik azınlığın gadrine uğramış dindar halk kitleleri” ile bu “laik (ve azgın) azınlık” arasındaki bir ‘kültürel çatışma’nın ürünü değildir. AKP, küresel sermaye ve onunla ‘içeride’ en etkin şekilde birleşmiş yerli büyük burjuvazinin de rızasını kazanmış bir geniş sınıf koalisyonu olarak ortaya çıktı. Artık ‘laik balans ayarları’ ile engellenemez bir maddi gerçeklik haline gelmiş olan Anadolu sermayesi ve bunun içinde önemli bir yer tutan İslami burjuvazi başta olmak üzere, küçük kapitalistlerden büyük esnafa dek hemen tüm sermaye kesimlerini birleştirdiği, işçi sınıfının da özellikle enformel şartlarda çalışan kesimleri olmak üzere hatırı sayılır bir kesiminin rızasını devşirebildiği koşullarda hegemonyasını sürdürdü…

Erdoğan, kendisini iktidara taşıyan ve orada tutan genişlikte bir sınıfsal koalisyona sahip değil artık. Esasen ekonomik olan ‘kazanımları’ siyasal bir silaha çevirerek yürüdüğü yol eskisine kıyasla çok daha engebeli. Rejim, bir kişi kültünün inşası ile varılmış noktada, kendi çıplak çıkarları için bu külte tutunan bir çevrenin ihtiraslarını ifade ediyor –giderek daha fazla genişleyen kesimler için. Bu zaafı en derinden hissedenlerden biri bizzat Erdoğan’ın kendisi olmalı. Özellikle emekçi sınıfların iktisadi sorunlarını inkâr etmek yerine bir süredir ‘sabır’ talebi ve ‘vaat’ paketleriyle soğurmaya çalışması buna işaret ediyor.

Sermaye çevrelerinde de Erdoğan iktidarında edinilmiş maddi kazanımların kalıcılığı uğruna siyasal tablonun değiştiği, ‘aşırı güçlü lider’ olgusunun bile işlevsizleşmesinin göze alındığı bir başka hegemonya hamlesi buna eşlik ediyor. TÜSİAD’ın son günlerde sendika konfederasyonlarını da kapsayarak sıklaşan geniş ‘ziyaret’ yelpazesi ve geçtiğimiz yıl ekim ayında, görünürde ‘faiz politikası’ üzerinden yürüyen ama aslında Türkiye kapitalizminin yönelimine ilişkin daha genel bir görüş ayrılığını ifade eden “Geleceği İnşa” projesini, üstelik bir yandan da eski ‘merkez-çevre’ kalıbının yetersizliğini kabulleniyormuş gibi yaparak yeniden üreten bir tartışmayla birlikte tekrar sahaya sürmesi dikkat çekici. Çeşitli başka sermaye örgütlerinden, hatta geleneksel olarak Erdoğan iktidarına yakınlığıyla bilinen MÜSİAD, TOBB gibi çevrelerden gelen, ‘uyarı’ ve ‘itirazlar’ ile bunlara özellikle iktidar medyasından verilen sert yanıtlar, Türkiye kapitalizmin biriktirdiği gerilimin, daha geniş bir alanda leke izi bırakabileceğini gösteriyor.

Ancak sermaye kesimleri arasındaki ve bunların devletteki payına da dair olan müzakerelerin toplumun geniş kesimleri açısından hegemonik bir karşılık üretmesi de mevcut maddi koşullarda çok olanaklı değil. Büyük sermaye ve resmi muhalefetin, küresel liberal çerçeveye dönüş çağrılarıyla tahkim etmeye çalıştığı karşı hegemonya gücü, uluslararası koşulların da bazı alanlar açtığı AKP gericiliği karşısında hızla etkisiz kalabilecek derin kırılganlıklara sahip. Son dönemdeki “AKP kayıplarını telafi ediyor” tartışması bu kırılganlığın doğrudan sonucu.

Giderek ağırlaşan ve işleyişin zorunlu bir parçası haline gelen işçi ve doğa katliamları, artan politik baskı ve sansür, toplumdaki gerilimi ‘kültürel’ alana sürerek saptırma gayretkeşliği tek bir potada, Türkiye kapitalizminin bir sıkışma anının potasında görülmeli belki de… Buna karşı etkin bir mücadelenin ancak bu sistemin tam karşı kutbunda, sermayeye karşı emeğin saflarında ortaya çıkabileceği aşikâr. Türkiye işçi sınıfının, tarihin en büyük saldırılarıyla karşı karşıyayken –bu saldırıların da bir sonucu olarak– güçsüz ve dağınık görünmesi bir handikaptır, ama imkânsızlık değildir. İşçi sınıfı, uzun atalet dönemlerinden hızlı ve etkin mücadele dönemlerine sıçrayabilen bir potansiyele sahiptir. Böyle anlarda çabuk öğrenir ve yangın gibi büyür. Onu devrimci yapan ve toplumun geniş kesimlerini etkileme gücüyle donatan biraz da budur. Liberal küçümsemelerle ve siyaseti olayların ‘günün’ gölgelerine sıkıştıran yüzeysellikle, ‘duyarlılıklarla’, kısa belleklerle vakit kaybetmeden etrafında toplanacağımız tarihsel güç…

Yorumlar (0)