Olası kara harekatının Suriye denklemindeki yeri

Gündem 25.11.2022, 15:55
Olası kara harekatının Suriye denklemindeki yeri

Evrensel Gazetesi Yazarı Yusuf Karadaş, olası kara harekatının seçimlere etkisini yazdı. 

Ukrayna savaşının emperyalistler arasındaki paylaşım/egemenlik mücadelesinde yarattığı yeni dengelerin kendini en fazla hissettirdiği yerlerin başında Suriye geliyor. Böyle olması da anlaşılır, çünkü Suriye uzunca bir süredir bu güçlerin (ABD ve Rusya) karşı karşıya geldiği, gerilim ve çatışmaların yaşandığı bir ülke konumunda bulunuyor. Bu nedenle Erdoğan iktidarının Suriye’de Kürtlere yönelik hava operasyonunu ve hazırlığını yaptığı kara operasyonunu sadece seçim hesabıyla açıklamak yanıltıcı olacaktır. Çünkü bu müdahale aynı zamanda tekelci burjuva gericiliğinin oluşan yeni dengelere bağlı olarak ve Erdoğan yönetiminde ifadesini bulan yayılmacı emelleri doğrultusunda pozisyon almaya yönelik bir hamlesi olarak da anlam kazanıyor.

Son hava operasyonu ve bu operasyona gösterilen tepkiler, Türkiye’de uzunca bir süredir bir ‘ön kabul’ haline gelmiş durumun değiştiğini ya da en azından değişmekte olduğunu gösteriyor. Ukrayna savaşının yarattığı yeni dengeler, “ABD ve AB’nin Erdoğan’ı istemediği ve seçimlerde muhalefeti destekleyeceği” ön kabulünü -ki, Erdoğan yönetimi de bunu emperyalistlerin kendisini istemediği ve onlara kafa tuttuğu propagandası için kullanıyor- geçersiz hale getiriyor.

Suriye denkleminde Kürtlerle (SDG) iş birliği üzerinden pozisyon alan ABD’nin Ulusal Güvenlik Danışmanı Sözcüsü John Kirby, operasyon konusunda “Türkiye özellikle güneyine yönelik meşru bir terör tehdidiyle karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Kendilerini ve vatandaşlarını savunmak için her hakkı var” diyor. AB’nin en önemli ülkesi Almanya’nın Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Christopher Burger de “Türkiye, eylemlerinde meşru müdafaa hakkını kullandığını ifade ediyor. Türkiye’yi orantılı hareket etme ve bu bağlamda uluslararası hukuka saygı göstermesi çağrısında bulunuyoruz” açıklamasını yapıyor.

Bu açıklamaların devamında ABD sözcüsü “IŞİD’e karşı mücadelenin zaafa uğratılmaması” adı altında sadece kendilerinin Kürtlerle iş birliği yaptıkları alanlara dokunulmamasını istiyor-ki, Erdoğan’ın kara operasyonunun hedefi olarak açıkladığı Tel Rıfat, Menbic ve Kobanê’de ABD askeri bulunmuyor. Alman sözcünün “Orantılı hareket etme” çağrısı ise, yeni bir mülteci dalgasının yaratılmaması temennisi olarak okunabilir.

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “Cumhurbaşkanı Erdoğan, tahıl koridoru anlaşmasının uzatılmasında, esir değiş-tokuşlarında çok kilit ve önemli bir rol oynadı” açıklaması, AB Komisyonu Başkanı von der Leyen’in tahıl koridoru anlaşmasının uzatılması nedeniyle Erdoğan’ı kutlaması, ABD ve Rusya istihbarat şeflerinin Ukrayna’da nükleer silah kullanılmaması konusundaki görüşmelerine MİT’in ev sahipliği yapması, hâlâ gündemdeki yerini koruyan İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği meselesi gibi konular Erdoğan yönetiminin Batılı güçler için kazandığı önemi açıklıyor. Buna Ukrayna savaşı ve ambargonun doğrudan etkilediği AB ülkelerinin (Almanya başta) de Putin ile konuşabilen ve olası bir uzlaşıda aracı rolünü oynayabilecek bir yönetim olduğu için Erdoğan iktidarıyla çalışmayı tercih ettiklerini/edeceklerini de eklemek gerekiyor.

Bugün Suriye’de oluşan/oluşmakta olan yeni denklemi anlamak bakımından

Al Monitor’den Amberin Zaman’a konuşan SDG Genel Komutanı Mazlum Kobani’nin söylediklerine dikkat çekmek gerekiyor. Zaman’la yaptığı röportajda Türkiye’nin olası kara harekatına karşı Rusya’nın ABD’ye oranla “daha katı” olduğunu belirten Kobani, “Rusya, Türkiye’nin kara harekatına karşı çıkıyor ama bu yeterli değil. Kobani, Menbic ve Türkiye’nin hedef aldığı diğer tüm bölgeler Rusya’nın kontrolünde” değerlendirmesini yapıyor.

Kobani’nin sözleri, ABD’nin tutumunu ve operasyona karşı ABD cephesinden yapılan ‘düşük profilli’ açıklamaları daha anlaşılır kılıyor. ABD, kendi varlığını tehdit etmediği müddetçe Türkiye ve desteklediği cihatçı grupların etki alanlarının genişlemesine Suriye’de Rusya lehine bir çözümü zorlaştıracağı için sessiz kalacağı mesajını veriyor.

Bu noktada Suriye’de 2016’dan beri Türkiye ile iş birliği yapan Rusya’nın pozisyonu ve alacağı tutum önem kazanıyor. Ukrayna savaşından sonra ağır ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya kalan Rusya için Erdoğan iktidarının bu yaptırımları uygulamaması nefes aldırıcı bir rol oynuyor ve Türkiye’nin önemini de arttırıyor. Ancak bu durum bugüne kadar NATO üyesi Türkiye ile iş birliğini hem ABD’ye karşı ve hem de cihatçı grupların İdlib’e taşınması ve Kürtler üzerinde baskı kurulması için kullanan Rusya’nın kendi aleyhine gelişmelerin yaşanmasına izin vereceği anlamına gelmiyor.

Suriye Özel Temsilcisi Lavrentyev’in Astana formatında gerçekleştirilen görüşmelerden sonra ortak basın toplantısında (Rusya, Türkiye ve İran) yaptığı açıklamalar Rusya’nın önümüzdeki dönemde izleyeceği politikanın ana çizgilerini veriyor. Lavrentyen, ABD’nin Suriye’de “Yıkıcı bir rol oynadığını” ve “Bölgede istikrarın sağlanması bakımından önemli gördükleri Kürt sorunu konusunda Kürtlerle Suriye yönetimi arasındaki olası çözümün de ABD tarafından engellediğini” vurguluyor. Devamında “kara harekatı yürütmenin uygun olmayacağı konusunda Türkiye’yi ikna etmeye çalıştıklarını” ekliyor. Ama en önemlisi Moskova’nın Ankara ve Şam’ı birbirlerine yakınlaştırmak konusunda çabalarını sürdüreceğini söylüyor -ki, son günlerde Putin’in Erdoğan ve Esad’ı görüştüreceği iddiaları ciddiyet kazanmış bulunuyor.

Rusya, Türkiye-Suriye yakınlaşmasının Kürtler üzerinde Esad yönetimiyle uzlaşma yönünde baskı oluşturacağını ve ABD’nin Suriye’deki varlığını zora sokacağını hesap ediyor.

Erdoğan yönetimi ise, bu yakınlaşmanın Kürtlere yönelik kara operasyonunun önünü açacağı ve dahası Suriye’nin geleceği ve imarı ile ilgili ihaleler konusunda yapılacak pazarlıklarda elini güçlendireceği hesabını yapıyor.

Burada Erdoğan’ın elini güçlendirmek üzere Putin’in sınırlı bir operasyona ‘olur’ vermesi halinde bile, özellikle Ukrayna savaşından sonra Suriye’deki askeri varlığını ve pozisyonunu güçlendiren İran ile onunla aynı kaygıları paylaşan Esad yönetiminin karşı hamleler yapabileceği ihtimalini de göz ardı etmemek gerekiyor.

Bu yeni denklem, dış politikada “Terörle mücadeleyi destekliyoruz” çizgisinde duran burjuva muhalefeti büyük bir açmaza sürüklemiş bulunuyor. Çünkü iç ve dış politikanın böylesine iç içe geçtiği bir süreçte iktidarın yayılmacı emellerine, bu temelde gelecekte Türkiye ve bütün bölge için daha büyük bir tehdit haline geleceklerinin işaretlerini veren cihatçı gruplarla sürdürdüğü iş birliğine ve Kürt sorununun baskı ve şiddet yöntemiyle çözümüne karşı çıkmayan bir muhalefet anlayışının Erdoğan’ın karşısında durma şansı bulunmuyor. Burjuva muhalefet partilerinin Erdoğan’ın bir seçim kozu olarak kullanmak istediği, kullanmaya çalıştığı hava operasyonundan sonra selama geçmeleri de bunu gösteriyor. Zaten bu nedenle Erdoğan ikide bir Akşener’e “Yanındakileri gözden geçirme” çağrısını yapıyor.

Geçtiğimiz ay Diyarbakır’da yaptığı mitingden sonra artık Kürtlerden umudunu kesen Erdoğan, bu kez burjuva muhalefetin de Kürtlerin oyunu alamayacağı bir taktiği devreye sokmaya çalışıyor. Kürt sorununun burjuva muhalefetin de zayıf karnı olmasını bir fırsata çevirmeye çalışıyor. Bir yandan yapılan/yapılacak operasyonlar üzerinden burjuva muhalefeti arkasında saf tutmaya zorlamak ve öte yandan Erdoğan’ın ortağı Bahçeli’nin son grup konuşmasında yeniden gündeme getirdiği HDP’nin kapatılması çağrısı bu taktiğin iki yönünü oluşturuyor. Böylece seçimlerde kritik bir rol oynayacakları ortada olan Kürt seçmenlerin en azından bir kısmının sandığa gitmeyeceği, gitme gereği duymayacağı bir siyasi atmosfer oluşturulmaya çalışılıyor.

Böylesi bir siyasi tabloda bugün “Geliyor gelmekte olan” diyenlerin yarın “Adam kazandı” demesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır!

Yorumlar (0)