Mersin’deki saldırıdan kimler medet umuyor?

Mersin Mezitli'de polisevine saldırı üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP -MHP, HDP, CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu'nu hedefine alırken, saldırı ve sonrasına ilişkin açıklamalar kamuoyunun gündeminde kalmaya devam ediyor. Evrensel Gazetesi'nden Yusuf Karataş da bu tartışmaları ve "saldırıdan kimlerin medet umduğunu" yazdı:

Gündem 30.09.2022, 10:21
Mersin’deki saldırıdan kimler medet umuyor?

Ekonomik ve siyasi açmazları nedeniyle zor günler geçiren Erdoğan iktidarı, Mersin Mezitli’de polisevine yapılan saldırıyı muhalefete karşı bir silah olarak kullanmaya çalışıyor. Erdoğan, Bahçeli, Soylu ve medyadaki sözcüleri HDP ve CHP’yi bu “Saldırıların arkasında olmak” ve “Desteklemek”le suçlayıp hedefe koyuyorlar.

Dahası İçişleri Bakanı Soylu ve Milli Savunma Bakanı Akar, bu saldırıları engellemek kendi görevleri değilmiş gibi medyanın karşısına geçip Mersin’deki saldırının Suriye’de planlandığı “bilgisine” ulaştıklarını söylüyorlar.

İktidarın Suriye Kürtlerine yönelik operasyonu en büyük seçim yatırımı olarak hesap ettiği bir dönemde saldırıyı engelleyemeyenlerin bu “bilgiye” çarçabuk ulaşması ne büyük tesadüf değil mi!

Mersin saldırısı ve bu saldırıdan sonra Erdoğan iktidarı ile onun ‘Cumhur İttifakı’nın ortaya koyduğu tutum, ülkenin seçimler öncesinde sürüklenmek istendiği kaos ve çatışma ortamı ve bu ortamın yaratılması için hangi araçların devreye sokulduğunun görülmesi bakımından oldukça uyarıcıdır.

Öncelikle böylesi provokatif saldırılar, iktidarın Kürt sorununu “terör sorunu” olarak göstermesine ve demokrasi mücadelesini bastırmak için baskı, şiddet ve yasaklara daha fazla sarılmasına alan açıyor. Dolayısıyla en büyük zararı halk güçlerine ve demokrasi mücadelesine veriyor.

İkinci olarak eş başkanlar Buldan ve Sancar ile eski eş başkan Demirtaş, bu saldırıyı provokatif bir girişim olarak değerlendirip açık bir dille kınadıkları halde iktidarın, kapatma tehdidi altındaki HDP’yi saldırı ile ilişkilendirmeye çalışması gerçek niyetini de ortaya koyuyor. HDP bu saldırıları kınasa da kınamasa da iktidarın tutumu değişmiyor. Çünkü iktidarın derdi HDP’nin kınaması ya da kınamaması değil, bu saldırıların her koşulda HDP ve demokrasi güçlerini hedefe koyup baskılamak için bir araç olarak kullanılmasıdır.

Üçüncüsü 2010’da Azadiya Welat muhabiri olarak cezaevine giren Dilşah Ercan’ın son saldırının düzenleyicilerinden biri gösterilmeye çalışılması, iktidarın hesaplarını daha görünür hale getiriyor.

Dilşah Ercan’la aynı dönemde cezaevinde yatan gazetecilerden biri olan Nedim Şener, 2011’de hazırladığı ‘tutuklu gazeteciler raporu’ üzerinden CHP’yi “terör destekçisi” ilan ediyor.

Nedim Şener, iktidarın o dönem kendisini de terörist olarak gördüğünü; demokratik olmayan yönetimlerde rejim muhaliflerinin kolaylıkla “terörist” olarak damgalanabildiğini çabuk unutmuşa benziyor.

Şimdi Dilşah Ercan’ın saldırıyla ilgisi olmadığı ortaya çıktığına göre, iktidar ve Şener gibi medyadaki sözcüleri suçladıkları muhalefet partilerinden özür dileyebilecekler mi?

Hiç sanmıyoruz.

Çünkü cezaevinden çıktıktan sonra iktidara biat eden Nedim Şener gibilerinin derdi gerçekleri ortaya çıkarmak değil, onları iktidarın hizmetine sunacak biçimde değiştirmek, çarpıtmaktır.

Bu nedenle Şener gibiler şiddetin, en çok gazetelerin yasaklanıp gazetecilerin cezaevine konulduğu, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyumların atandığı, parti eş başkanları, milletvekilleri ve belediye başkanlarının arasında yer aldığı binlerce siyasetçinin tutuklandığı bir siyasi ortamdan beslendiğini görmek istemiyorlar.

Demokratik siyasetin baskı, yasak ve tutuklamalarla böylesine darlaştırıldığı koşullar ‘düz ova’ ile ‘dağ’ arasındaki mesafeyi de kısaltıyor. Şiddet eylemlerinin ve bu kısır döngünün en çok demokrasi mücadelesine zarar vermesi de bu gerçeği değiştirmiyor.

Gültan Kışanak’ın 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevinde maruz kaldığı işkenceleri dinleyince “Ben olsam dağa çıkardım” diyen Erdoğan’ın en yakınındaki isimlerden biri olan Bülent Arınç değil miydi?

Bugün aynı Gültan Kışanak, sadece Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu ve Kürt sorununun demokratik çözümünden yana olduğu için 15 Temmuz darbe girişimini “Allah’ın lütfu” olarak gören zihniyet tarafından 6 yıldır cezaevinde tutulmuyor mu?

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eski Eş Başkanı Aysel Tuğluk gibi yüzlerce ağır hastayı cezaevlerinde tutmaya devam eden bugünkü iktidarın zihniyetinin 12 Eylül zihniyetinden farkı var mı?

O yüzden Erdoğan, Mersin’deki saldırıyı gerçekleştiren iki kadının beyinlerinin nasıl yıkandığını sorgulamadan önce dönüp kendi iktidarının uyguladığı politikalara ve bunların yol açtığı sonuçlara bakmalıdır.

Önceki saldırılarda hep ‘Kandil’i adres gösteren Soylu, Akar gibi iktidar sözcülerinin bu kez Suriye’yi işaret etmeleri, bu saldırılardan kimlerin ve nasıl medet umduğunu ortaya koyuyor. Suriye Kürtlerine yönelik operasyonu şovenizmi kışkırtmak ve ülkeyi baskı ve şiddet ortamında seçimlere götürmek için kullanma hesabı yapan iktidar, Suriye’yi adres göstererek son saldırıyı bu operasyon için bir gerekçe haline getirmek istiyor.

Sadece son saldırıdan sonra ortaya koydukları tutuma bakarak bile, kimlerin demokrasi ve Kürt sorununun barışçıl çözümünden ve kimlerin kaos ve şiddet ortamından yana olduğunu görmek mümkün oluyor.

Tam da bu nedenle Erdoğan’ın her fırsatta muhalefeti suçlarken söylediği şey, kendi iktidarının bir gerçeği olarak karşımızda duruyor: Kendi bekası için ülkeyi kaos ve şiddet ortamına sürüklemekten geri durmayacağı şimdiden görülen Erdoğan iktidarı, bu ülkenin halkları için bir milli güvenlik sorunu haline gelmiştir.

Demokratik ve barışçıl bir gelecek inşa etme mücadelesinin ilk adımı, ülkenin bu iktidardan kurtarılması olmalıdır.

Yorumlar (0)