ABD seyahati ve Kılıçdaroğlu’nun ‘İkinci Yüzyıl Vizyonu’

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘İkinci Yüzyıl Vizyonu’ çerçevesinde ABD’ye gerçekleştirdiği ziyareti değerlendiren CHP İstanbul Milletvekili Yunus Emre “Bu seyahat, cumhuriyetin ikinci yüzyılında bilimin ışığında ilerleme amacı için bir dönüm noktası’ vurgusu yapıyor.

Gündem 17.10.2022, 09:20 17.10.2022, 09:24
ABD seyahati ve Kılıçdaroğlu’nun ‘İkinci Yüzyıl Vizyonu’

Yunus Emre, Kılıçdaroğlu'nun iktidar medyası tarafından çarpıtılan ABD seyahatinin gerçeklerini, Karar Gazetesi'nde kaleme aldı.

Kılıçdaroğlu’nun ABD ziyareti iktidar medyası tarafından türlü şekillerde çarpıtıldı ve bu sıraların moda deyimiyle gezi bir dezenformasyon konusu haline geldi. Bu kısa yazıda Kılıçdaroğlu’nun ABD seyahati kapsamında ziyaret ettiği bilim insanları ve araştırma kuruluşları hakkında bilgiler sunacağım. Ayrıca bu ziyaretlerin Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu “İkinci Yüzyıl Vizyonu” bakımından önemini inceleyeceğim. Kılıçdaroğlu’nun iş çevreleri, öğrenciler ve düşünce kuruluşlarıyla gerçekleştirdiği toplantıları başka bir yazıda ele almak üzere bu yazıda sadece bilim çevreleriyle temaslar konusuna odaklanacağım.

Konumuza geçmeden sıradışı bir hususu okuyucularımın dikkatine sunmak istiyorum. Ziyaretlerimiz sırasında birçok Türk lisans ve lisansüstü öğrenciyle ve doktora sonrası araştırmacıyla karşılaştık. Bu öğrencilerin ve araştırmacıların partimize ve genel başkanımıza ilgisi gerçekten çok şaşırtıcıydı. Her gittiğimiz noktada Kılıçdaroğlu’nun geldiğini duymuş olan öğrencilerin çok yoğun ilgisini gördük. Yüreği Türkiye için atan gencecik insanlar seçimlerde nasıl oy kullanabileceklerini, adres değişikliği işlemleri için neler yapmaları gerektiğini soruyorlardı bize. Türkiye’yi düşünen, kendi araştırma gündemleri içerisinde bir yandan da Türkiye’de ne olup bittiğini takip eden, Türkiye’nin iyi olmasını isteyen insanlar gördük. Genel Başkanımıza yoğun ilgi ve Türkiye için hissedilen güçlü bağlılık yarınlara daha fazla umutla bakmamıza neden oldu ve bizlere mücadele azmi verdi. Gençlerimize, her biri pırıl pırıl evlatlarımıza şükran borçluyuz. Bu parantezi kapatarak gezinin önemine geçebiliriz.

KILIÇDAROĞLU NEDEN ABD’YE GİTTİ?

Türkiye kapsamlı bir ekonomik krizle karşı karşıya. Bu krizin aşılması ve ülkemizde ciddi bir ekonomik toparlanma olabilmesi için birçok şeyle birlikte Türkiye’nin ihracat yapısının da değişmesi gerekiyor. Türkiye’nin iktisat tarihi de ihracat kalemlerindeki değişimle ülkemiz ekonomisinin içinden geçtiği aşamalar arasındaki bağa işaret ediyor. Yüksek teknolojiye dayalı ürünler ihracatımızda sadece yüzde 3’ler düzeyinde yer tutuyor. Bu kalemin yüzde 20’leri yüzde 25’leri aştığı birçok ülke var. Yüksek teknolojiye dayalı endüstriler ihracatınız içerisinde büyük yer tutuyorsa bu durum yüksek katma değerli üretim yaptığınız anlamına geliyor. Doğal olarak böyle bir ekonomide gelirler ve tasarruflar daha yüksek seyrediyor ve devlet daha fazla vergi toplayabiliyor. Ayrıca böyle bir ortamda kamusal işlerin ve işlemlerin çok daha etkili şekilde yürütülmesi de mümkün oluyor.

İşte Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’nun ABD ziyaretini bu kapsam içinde değerlendirmek gerekiyor. Türk siyasi hayatında alışık olduğumuz tartışmaların ve kısır çekişmelerin dışına çıkan bir vizyon var burada. Bu vizyonu iki başlıkta özetlemek mümkün. Birincisi bir ülkede teknoloji geliştirme, mühendislik ve temel bilim araştırmaları ile o ülkedeki üniversitelerin uluslararası planda performansı birbiriyle ilgili. Yani üniversite sadece bir eğitim kurumu değil. Bilimsel araştırmalar ve topluma hizmet de üniversitelerin en temel işlevleri arasında ve uluslararası planda üniversitelerinizin saygınlığı daha çok bu alanlardaki başarılarınızla ölçülüyor. Vizyonun ikinci boyutu ise şöyle açıklanabilir: Uluslararası saygınlığa sahip üniversiteleriniz varsa hem yetiştirdiğiniz insan kaynağı itibariyle hem de bilimsel araştırma çıktılarının ülke ekonomisine katkıları nedeniyle çok daha güçlü bir ekonomik performansınız oluyor. Türkiye’nin ne yazık ki dünyadaki ilk 500 üniversite listesinde bir üniversitesi bile bulunmuyor.

Çağımızda bir ülkenin milli gücüne baktığımızda ne kadar tankı var, ne kadar uçağı var, nüfusu ne kadardır, yüzölçümü kaç kilometre karedir diye bakarken bir yandan da ilk 500 üniversitede kaç üniversitesi var diye bakıyorsunuz. Yani bir bölgesel güç, uluslararası politikanın önemli bir aktörü olma iddianız varsa ilk 500’de kaç üniversiteniz olduğu en önemli göstergelerden. Türkiye bu alanda da büyük bir gerileme yaşıyor. Geçmişte Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, Hacettepe gibi kurumlarımız ilk 500’de yer alırken bugün hiçbir üniversitemiz bu sıralamada bulunmuyor. Bu durum da ülkemiz ekonomik performansını ve rekabet kapasitesini doğrudan etkiliyor. Özetle üniversitelerde üretilen bilimin, teknolojik yeniliklerin ekonomide fırsatlar yaratıcı bir etkisi var. ABD’de Kılıçdaroğlu’nun M.I.T. ve Harvard Üniversitesi ziyaretleri sırasında bu konuyla ilgili çok geniş gözlemler yapma imkanı oldu. Özellikle biyomedikal alanında Türk araştırmacıların başarıları göz kamaştırıcıydı. Hem bu başarıların nasıl bir ortamda oluştuğunu gözlemlemek hem de bu başarıları ekonomi için değer haline dönüştüren iş modelleri hakkında incelemeler yapmak heyetimiz için benzersiz bir imkan oldu. Bu incelemeleri biraz açalım.

KILIÇDAROĞLU ABD’DE NE GÖRDÜ?

Ziyaret kapsamında araştırma merkezleri ve laboratuvarlarda kapsamlı incelemelerde bulunduk. Massachusetts Araştırma Hastanesi’nde biyomedikal alanında çalışan Mehmet Toner hocamızdan bilim hayatındaki ortaya çıkan yeniliklerin, icatların, patentlerin nasıl şirketlere dönüştüğünü ve bu yolla ne kadar önemli bir ekonomik büyüklüğün ortaya çıktığını, nasıl yeni istihdam olanakları ortaya çıktığını dinledik. Sadece 6 bin öğrencisi bulunan bir yüksek öğrenim kurumunun geliştirdiği icatlar, patentler ve şirketleşmeler çerçevesinde 3.3 milyon insanın istihdam edilmiş olduğunu öğrenmek yenilik ekonomisinin kapsamı hakkında bir fikir veriyor. Bu kapsamda Amerikalı bilim adamı ve Moderna’nın da kurucusu olan Robert Langer ile yaptığımız görüşmede de bu konuları ele aldık. Profesör Langer ortaya çıkardığı bilimsel yeniliklerin yüzü aşkın biyomedikal şirkete dönüşmesiyle alanında uluslararası planda en saygın isimlerin başında geliyor.

Bunun yanında birçok farklı laboratuvar ziyaretinde bulunduk. MIT bünyesinde nano teknoloji alanında çalışmaların yapıldığı laboratuvarda kapsamlı bir inceleme yaptık. Ayrıca MIT profesörlerinden Bilge Yıldız hocanın laboratuvarını gezdik. Burada özellikle bir gözlem bizi çok mutlu etti. Genel Başkanımızın bu ziyareti ABD’deki bilim çevrelerinde büyük bir sempati ile karşılandı. Yani siyasetçilerin bilime ve bilim dünyasına önem veriyor olması; oradaki güncel tartışmaları siyasetin takip ediyor olması ve bu tartışmalardan yararlanarak ülke için ekonomik potansiyel yaratma gayretinde bulunmaları gibi konuların hocalar tarafından büyük bir sempati ile karşılandığını görmüş olduk.

Bu kapsamda önemli bir parantezi de MIT’deki Media Lab isimli merkez için açmam gerekiyor. Media Lab’de teknolojik yenilikleri insanların hayatını kolaylaştıracak birtakım araçlara dönüştürme ve bu yolla ekonomik değer üretme bakımından çok ciddi çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmalar yürütülürken belirli ilkelere önem veriliyor. Bunların en başında da şeffaflık, açıklık geliyor. Duvarlarla değil camlarla bölünen odalar ve laboratuvarlarda çalışılan, herkesin birbirini gördüğü, herkesin birbirinin çalışmasından haberdar olduğu bir alan Media Lab. Aynı zamanda ortaya çıkan araştırma imkanlarının fonlarını da araştırmacılara mümkün olduğunca eşit şekilde paylaştıran ve böylelikle daha demokratik bir araştırma ortamını da üretebilen bir merkez.

Media Lab’de değerli Hocamız Canan Dağdeviren bize önemli açıklamalarda bulundu. Kendi oluşturduğu laboratuvarında bizlerle çalışmaları hakkında önemli bilgiler paylaştı. Canan Hoca biyomedikal ve medikal teknoloji alanında yenilikçi çalışmalar yapıyor. Pilsiz çalışan ve giyilebilir tıbbi ekipmanlar üretmek için kapsamlı bilimsel araştırma projeleri yürütüyor. Kanser teşhisinde hem meme kanseri hem cilt kanseri dahil olmak üzere birçok kanser türünde kullanılabilecek cihazlar üretmek için çalışıyor. Hem laboratuvarı hem çalışma arkadaşları hem de Canan hocanın araştırma gündemi gerçekten çok etkileyiciydi. Ama böylesine yoğun bir araştırma gündemi olan bir insanın yüreğinin Türkiye için çarpması da bir o kadar etkileyiciydi. Canan Hoca’nın açıklamaları bizi hem çok mutlu etti hem de biraz burukluğa sevk etti.

Şöyle ki Canan Hoca konuşması sırasında Hacettepe Üniversitesi’nden mezun olduğunu ve Hacettepe’de çok iyi bir temel eğitim aldığını söyledi. Bu durum ülkemiz açısından çok olumlu ve gurur verici. Türkiye’de temel eğitimini alan ve uluslararası planda saygınlığı olan bir araştırmacı Türkiye’deki eğitimini çok iyi şekilde anıyor. Bu mutluluk verici. Bizi burukluğa sevk eden ne? Netice itibariyle o temel bilim eğitiminin arkasından kendi araştırma gündemini realize edebileceği imkanlara ülkesinde erişemiyor. O yüzden araştırmalarını yurtdışında yapmak durumunda kalıyor. Unutmamak gerekir ki yurtdışına araştırma için giden insanlarımızın Türkiye’ye gönül bağı hala sürüyor. Türkiye’yi çok düşünüyor, Türkiye’de olan biteni çok dert ediyorlar. Türkiye’nin iyi olmasını çok istiyorlar. Araştırmalarını, projelerini yurtdışında sürdürmeleri ağırlıklı olarak araştırma imkanları, dünyaya açık olma, akademik özgürlüklerle ilgili. Yoksa hepimiz gibi Türkiye’nin dertleriyle dertlendiklerini Türkiye’nin esenliği için her şeyi yapma azminde olduklarını açıklıkla gördük. Bunu belirttikten sonra yine Media Lab’de dinlediğimiz etkileyici sunumlardan birisine geçmek istiyorum.

Şehir Bilimi alanında uluslararası saygınlığı olan Kent Larson’un laboratuvarında gördüklerimiz çok etkileyiciydi. Kent Larson özellikle trafik sorununun çözümünde bir takım etkili yöntemler üzerinde çalışan, Türkiye’yi de çok iyi tanıyan, geçmişte Adana’da ve İstanbul’da çalışmalarda bulunmuş çok önemli bir uzman. Hem konuların önemli bir uzmanı olduğu için hem de Türkiye’yi çok iyi bildiği için önemli bir görüşme oldu. Kent Larson Türkiye’nin şehirleşme anlayışından çok farklı şeyler söylüyor. Çok daha yaşanılabilir, çok daha yeşil bir şehir tasarımı için çalışıyor. İnsansız kullanılan elektrikli bisikletler üzerine araştırmalar yürütüyor. Bu alanda yeni icatlar yapıyor. Türkiye gibi şehirlerde ulaşım anlayışı otomobil ve otomobile uygun yollarla sınırlı bir çerçeveye sahip bir ülkeden gelenler için söyledikleri ve yaptıkları çok etkileyici. Çünkü insanların yaya olarak ya da bisikletle ya da elektrikli bisikletlerle kolayca erişebileceği bir mekânsal tasarımı ön planda tutuyor. Bunun yanında kent merkezlerinde yüksek yapılar nedeniyle oluşan imar rantının müteahhitlere ya da iş dünyası çevrelerine değil de doğrudan sosyal amaçlara yönlendirilmesi konusunda kapsamlı öneriler üzerinde çalışıyor.

Son olarak Harvard Üniversitesi’nden Gökhan Hotamışlıgil hocayı anmam gerekiyor. Onun da araştırma gündemi geniş ama ağırlıklı olarak metabolik hastalıklar ve karaciğerin yapısı üzerine çalışıyor. Bu çalışmaların yanında bize gurur veren bir konuyu gündeme getirmek istiyorum. Düşünün bir an. Harvard Üniversitesi’nin kamu sağlığı çalışılan önemli biri birimini geziyorsunuz ve birden fazla yerde Atatürk resmini ve Türk Bayrağını görüyorsunuz. Türkçe konuşan araştırmacılarla karşılaşıyorsunuz. Çünkü Gökhan Hotamışlıgil bir yandan da Türkiye’den birçok öğrenciyi kuruma angaje etmiş. Türk hekimler kurum bünyesinde çok ciddi araştırmalar yürütüyorlar. Oradaki araştırmalarından sonra da ABD’nin en prestijli üniversitelerinde çok önemli profesör konumları elde ediyorlar. Hotamışlıgil çok etkileyici bir şöhrete sahip. Ve tabii şunu da görüyorsunuz. Bu insanlar aslında büyük teknoloji şirketlerine geçseler şimdiki profesör maaşlarının çok üzerinde birtakım gelirler elde edebilirler ama bunu yapmıyorlar.

Üniversite bünyesinde kalarak daha sınırlı gelirlerle yaşamlarını sürdürüyorlar. Niye bunu yapıyorlar? Çünkü merak duygusu, dünyayı anlama isteği ve bu yolla insanlığa fayda sağlayarak hayatına anlam katma arzusu onlara yön veriyor. Bu çarpıcı gerçek Türkiye açısından da çok öğretici. Ekonomik sorunlarımız malum. Türkiye’deki ücretlerin genel düzeyi de ortada. Ama unutmamak gerekir ki bu insanlarımız yurtdışına para için ya da daha yüksek ücretler için gitmiyorlar. Netice itibarıyla önceliği yüksek gelirler elde etmek olsa bu insanlarımız çok farklı teknoloji şirketlerinde çalışacakken neden bu üniversitelerde çalışmayı sürdürüyorlar? Çünkü bu insanların içinde bilim aşkı ve bilim yolu ile insanlığa faydalı olma arzusu var.

BİLİMİN YOL GÖSTERİCİLİĞİ

Sonuç olarak Kılıçdaroğlu’nun önemli başlıklarını aktardığım bu seyahati kapsamında hem Türk üniversitelerinin daha güçlü hem de uluslararası planda daha rekabet edebilir hale gelmesi bakımından ne yapmalı konusunda ciddi bulgulara ulaştık. Bir yandan da bilimsel ve teknolojik gelişmeler çerçevesinde Türkiye’nin ekonomik kalkınmasının ve ihracat içerisinde yüksek teknoloji ürünlerinin artmasının nasıl mümkün olacağına ilişkin çok önemli temaslar yapma imkanı oldu. Ayrıca geçmişte çok yakındığımız beyin göçünün aslında günümüz teknolojik imkanları çerçevesinde büyük bir sorun olmaktan çıktığını da gördük. Bilim insanlarımızın Harvard ya da MIT gibi kurumlarda bulunmaları Türkiye açısından büyük bir zenginlik. Bilim insanlarının fiziki olarak ülkemizde bulunmadan, kendi bulundukları konumlarda da Türkiye’ye büyük katkıları olabilir. Yeter ki Türkiye’de bilim ve düşünce alanında bir iklim değişikliği gerçekleşsin ve bilimin ve teknolojinin önündeki engeller kaldırılsın.

Gelecek yıl Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılı başlayacak. Kılıçdaroğlu ve CHP bu ikinci yüzyılı “İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi” başlıklı bir bildiriyle karşılamıştı. Bu bildiride ortaya konulan hedeflerin ama en önemlisi “Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırma” amacının gerçekleştirilebilmesi dünyaya açık ve dünyayla yarışan bir Türkiye vizyonuna bağlı. Bilim insanlarımız projeleri ve araştırmalarıyla gerekli fırsatlara erişen vatandaşlarımızın nasıl büyük başarılar elde edebileceklerini herkese gösteriyor. Çağdaş Türkiye özlemi geçtiğimiz yüzyıla şekil veren Türk modernleşme projesinin temeliydi. Bugün bu temel demokratik Türkiye vizyonuyla daha da derinlik kazanıyor ve tüm toplum tarafından sahipleniliyor. Cumhuriyetimizin İkinci Yüzyılı bilimsel ve teknolojik gelişmenin yol göstericiliğinde hızlı, dengeli ve adil ekonomik gelişmenin de yüzyılı olacak. Seyahat bu amacın ortaya konulması bakımından önemli bir dönüm noktası oldu.

Yorumlar (0)