14.05.2022, 14:37

Göçen bir yoldaşımız daha - Ahmet Say

"Ben de beşikte yattım

Salıncakta büyüdüm

meme emdim

geceleri arpa boyu büyüdüm

adam oldum elim ekmek tuttu

sevdiğim insanların çoğu öldü

yıllar su gibi geçti

anasız babasız kaldım böyle"[1]

Doğa yasaları ama öte yandan “yetti artık!” diye sesleniyor bir yanım. Ölümlerden değil yaşamdan söz etmek istiyorum. Bizi terk eden her arkadaşımızın, her yoldaşımızın ardından sadece eksilmekle, kişisel olarak da yalnızlaşmakla kalmıyoruz, aynı zamanda kuşakların yok oluşuna da tanıklık ediyoruz.

Deniz’lerin avukatlarından sevgili dost Erşen Şansal'ın ölümünün bir kaç gün sonrasında değerli hocamız Rona Aybay'ın kaybı haberiyle sarsıldık. Bu olayların üzerinden hafta bile geçmeden Ahmet (Say)'i yitirdik. Ahmet anı kitabına "Ağaçlar çiçekteydi" başlığını uygun görmüştü ama ağaçlar bugünlerde çiçeklenmekle kalmıyor, olağanüstü bir yaprak dökümünü de birlikte getiriyor toplumsal yaşamımıza...

Ahmet bizden on yaş ilerdeydi. Ne var ki, daima formda, yakışıklı ve güler yüzlü olan bu güzel insanın yanında bu farkı hiç hissetmezdiniz. İçten, dürüst, duygularını hiç saklamayan, yardımsever, bir o kadar da disiplinli ve çalışkan bir insandı.

İlk tanışmamız 1960’larda Marmara Adası'nda oldu. Bu seçim Ahmet'in de bir çok dost gibi Ada'da düşük bütçeyle bir tatil planladığını gösteriyordu. Keyfinin yerinde olduğunu ve bizimkilerle selamlaşıp ayrıldığını anımsıyorum. 68li yıllarda Ankara'da evinde görüşmüştük bir arkadaş eşliğinde. Büyük olasılıkla Türk Solu dergisinin çıktığı dönemlerdi. Son uzun görüşmemiz anılarını hazırladığı günlere denk gelir. Babam Halit Çelenk ancak çok yakın olduğu insanlarla yatak odasında görüşüyor, yataktan çok az kalkabiliyordu. Ahmet bu ziyarete Aydın'la (Çubukçu) görüştükten sonra karar vermişti. Son bir kez görmek ve onun için yazdığı anıyı okumak istiyordu. Bir saate yakın sürdüğünü anımsıyorum görüşmenin. Eskilerden, 68li yıllardan konuştular. Metninin Nazım'a ait olduğu söylenen bir tango hakkında düşünce alışverişi yaptılar. Babamın ezberindeydi tango...Ve Nazım'a ait olmadığında birleştiler. Fazıl'dan da söz ettiğimizi anımsıyorum. Oğluyla ilgili sarf ettiği her cümle ona duyduğu derin sevgi ve kıvancı açığa vuruyordu. Güzel ama buruk bir sohbetti... İzleyen yıllarda Ahmet bu buluşmayı "yatağında eylemsizliğe mahkum edilmiş gibi bir konuma düşmüştü...fizik olarak bir tabutluğun içinde gibiydi...onca hareketli, çekişmeli, savaşımlı, inişli çıkışlı, rengarenk geçen bir yaşamdan sonra şimdi işlevsiz bir insan gibi yaşamak zordu" diye anlattı.[2]

KISA YAŞAM ÖYKÜSÜ

Yazıya başlamadan önce internete göz gezdirdim yaşamıyla ilgili yazılanlara bakmak için. Müzik çalışmaları, Fazıl'ın babası Ahmet, bir iki ödüllü hikaye ve romanla noktalanan bir yaşam tarifi ona büyük haksızlık olur. Bence kendisi de üzülürdü bu duruma çünkü yaşamıyla ve eylemiyle inançlı bir devrimci, bir sosyalistti.

Eğitimli bir ailenin çocuğudur Ahmet. Erken yaşta okula başlamak ve devlet ortaokulu ile konservatuvar eğitimini bir arada götürmek gibi ağır bir çalışmanın konservatuvar yanı, kardeşi Memo'nun onulmaz hastalığına gerekli ilaçların satın alınabilmesi için evin tüm eşyaları ve piyanonun satışı ile sona erer.

Almanya'da altı yıl sürecek bir okuma ve sosyalizmle tanışma dönemi başlar. Sosyalizm, 1956'da Alman Sosyal Demokrat Partisi gençlik örgütü "Alman Sosyalist Öğrenciler Birliği" üyeliği ile yaşamına girer. Birlik üyesi Alman sosyalist gençler Marksist’tirler. Ahmet bu dönemi "örgüt üyeliği sosyalist kültürümü geliştirdi. Felsefeye ve tarihe nasıl bakmam gerektiğini öğrendim. Çünkü bu konudaki temel kaynakları her fırsatta okudum... üyelerin teorik yönden gelişmesi için örgütün , örgüt ideologu ...tarafından hazırlanmış bir programı vardı... her hafta eve örgütten bir arkadaş, sosyalist kültürü içeren değişik bir dosya getiriyordu...bir hafta üye inceliyor ve götürmesi gereken başka bir adrese iletiyordu..." diye anlatır[3]. "Yüreğim sanki benim değil, geleceğin yüreği gibi çarpıyordu. Sosyalist dostlarım, arkadaşlarım benden yıldızlara atlamamı, okyanusları taşırmamı istese, bunları hemen yapacak gibi hissederdim kendimi. İşte böyle anlarda hep aynı dizeleri mırıldanırdım: ‘Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm/Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz/Ya dünyamıza inecek ölüm’” tümcelerini okuruz "İnsanoğlu İnsanlar" da bu döneme dair[4].

1960’ta Almanya'dan aldığı gazetecilik diplomasıyla yurda döner. 25 yaşındadır. İ.Ü. İktisat Fakültesinde bir hocalık beklentisi vardır ama diplomasına denklik verilmez. Ne üzülür ne de umursar fazla... Bir gazetede çalışmak daha da iyidir ama kendi ifadesiyle "teorik-ideolojik yaklaşımının belirlediği dünya görüşü", yani sosyalist olması Türkiye'deki genel havaya uymadığı için bir süre sonra işten çıkarılacaktır. Almanca dersi vererek harçlığını çıkarmaya başlar. Akçadağ Köy Enstitüsü müdürlüğü yapmış olan Şerif Tekben'le, Şaban Ormanlar'la tanışması bu döneme denk gelir. TKP Genel Sekreterliği yapmış olan Reşat Fuat Baraner ile tanışmak ister. Reşat Fuat bir Spartakus Bund üyesi olan, Rosa ve Karl'ın arkadaşı olan babası Fazıl Say'ın arkadaşıdır! O yıl 1951 tutuklamasında ağır işkencelere karşın ifade vermemesi ile ünlü olan Şevki ağabey (Akşit) ile tanışır. Artık "Piri"ni bulmuştur![5]

"ALMANYA'DAN SIÇRADIM. BİNGÖL'E KNDUM"[6]

Türkiye'de uzunca bir süre birlikte olacağı sosyalist-komünist çevre ile bu ilk tanışma askerlikle aralanır. 27 Mayıs'tan hemen sonra Milli Birlik Komitesi'nin aldığı karar, lise mezunlarına askerliği köy öğretmeni olarak yaptırmaktır. Ahmet'in bağlı olduğu askerlik şubesi ise yedek subay öğretmenleri Bingöl'e yollamaktadır. Bir burjuva gencin karalar bağlayacağı bu habere o çok sevinir. Bingöl'ün dağ köylerindeki öğretmenlik macerası böyle başlar. Maaşının tamamını okulun ve öğrencilerin gelişimine harcayan, öğretmenliğin yanı sıra danışmanlık, sağlıkçılık gibi işlere de bulaşan Ahmet gelecekte müzik ve edebiyat alanında kullanacağı bol miktarda malzemeyi toplama şansını da yakalar. Vahap Erdoğdu ve Hayrettin Uysal ile tanışır. 2012'de Zazacaya çevrilen Bingöl Hikayeleri, Güneşin Savrulduğu Yerden eserleri o günlerin izlerini taşıyan öykülerden oluşurlar. Yazar yazmaya başlama öyküsünü de aktarır anılarında. Şevki ağabey'in tanıştırdığı Orhan Kemal Bingöl günlerini dinleyince onu yazmaya teşvik eder. "Düpedüz yaz... Bana anlattığın gibi yaz ve sakın edebiyat paralamaya kalkma...İş bitince yazdıklarını oku, zayıf bulduğun ifadeleri yeniden yaz, güçlendir..."der.[7] Güneşin Savrulduğu Yerden başlıklı hikayelerle ödüller alır; TRT ödülü, Yeni Adımlar dergisi 1974 Sabahattin Ali birincilik ödülü, Antalya Film Festivali öykü yarışması mansiyon ödülü… 70'li yıllarda dergilerde yayınlanan öyküleriyle tanınmış bir öykücüdür. Ne var ki ilk hikaye kitabı ancak bir roman olan Kocakurt' tan dört yıl sonra okurla buluşur.

DERGİCİLİK, YAZARLIK, PARTİ ÜYELİĞİ-TİP, TÜRK SOLU,TÜRKİYE SOLU, TÜRKİYE YAZILARI

Ahmet, 1963 yılında Erzincan'da kısa bir halk eğitim uzmanlığı kadrosuyla çalıştıktan sonra ölünceye kadar kalacağı Ankara'ya döner. Yıl 1964'tür. Hayrettin Uysal Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu’nun yayın müdürlüğünü teklif etmektedir ona. Görevi haftalık bir "Öğretmenler Gazetesi" çıkarmak ve öteden beri yayında olan "Birlik" dergisini de sürdürmektir. Hürrem Arman'ın da yardımıyla işini büyük bir sorumlulukla yapan Ahmet Aşıklar Derneği ve Hacı Bektaş Derneği çevresiyle de tanışır. Bu arada aynen 68 gençliği gibi o da TİP üyesi olur ama parti deneyimi 1967’deki ihraç olayı ile son bulur.

Sosyalist dergicilik deneyimini ise 1967-70 yılları arasında yayımlanan Türk Solu ile yaşar. Milli Demokratik Devrim düşüncesini benimseyen yazarların ağırlıkta olduğu dergide günde 14 saat çalışır. Bir "hareket dergisi" olarak tanımlar sekiz sayfalık Türk Solu'nu. "Siyasal bir tabanı" temsil etmektedir. Tüm teknik işler sırtındadır. Vahap Erdoğdu sorumlu yazı işleri müdürü, Şerif Tekben ise dergi sahibidir. Derginin amacını "anti emperyalist ve anti feodal bir devrimci cephe kuruluşu" olarak tarif eden Say, derginin bu amacın başlangıç aşamasını oluşturduğunu, yayın yoluyla cepheyi yaygınlaştırıp kökleştirmeyi düşündüklerini yazar. İstanbul'da çıkarılmaya başlanan "işçi köylü" gazetesi de halkla ilişkileri sağlayacaktır. Gecekondularda, fabrika kapılarında dağıtılacaktır. Ahmet Ankara-İstanbul arası mekik dokur... 1967'de Mihri Belli'nin SBF'deki konuşmasının özeti ve Metin Demirtaş'ın " Bizim de dağlarımız var Che Guevara" diye başlayan şiirinin dergide yayınlanması ile M. Belli ve V. Erdoğdu'nun tutuklanmaları sonucunda yazı işleri müdürlüğünü de üstlenir. Derginin İstanbul'a taşınması üzerine Filistin'de daha sonra İsrail güçlerince öldürülecek olan Bora Gözen teknik işleri devralır. Bu dönemde Ahmet hakkında 14 adet ağır ceza davası açılır. 1970’te kapanan Türk Solu'nun yerine Türkiye Solu yayınlanır. Dergi İstanbul'da basılır ama Say derginin sahibidir. Deniz'in arkadaşı Mustafa Lütfi Kıyıcı da yazı işleri müdürüdür.

Ahmet Say'ın "dergicilikte iki çocuğum oldu" dediği dergiler Türk Solu ve Türkiye yazılarıdır. 1977-83 yılları arasında Türkiye Yazıları'nı çıkarır. Yazarları Cemal Süreyya, Ragıp Gelencik, Vecihi Timuroğlu, Ali Püsküllüoğlu, Demir Özlü olan Türkiye Yazıları "bir edebiyat hareketi dergisi" dir ama kaçınılmaz olarak sol eğilimlidir. 12 Eylül faşizmi döneminde İlhan Erdost öldürüldüğünde "İlhan Erdost Özel Sayısı" yayımlanır. Ahmet 12 Eylül'den üç yıl sonra dergiyi kapatır. Oto sansür ona göre sansürlerin en kötüsüdür. Kendi ifadesiyle "ulusal çerçevede kıvranıp durmak yerine uluslararası bir dil olan müzik sanatında Fazıl'ı desteklemek" kararını alır ve pazarda limon satmaya geri dönmemek için müzik yazarlığına başlar. İlk geniş çalışması 4 ciltten oluşan "Müzik Ansiklopedisi" dir. Sonra müzik eğitimi üzerine bir derleme hazırlar. 1990'ların ilk yıllarında yazdığı "Müzik Tarihi"nin çok ilgi görmesi üzerine 1995’te Türkiye'nin müzik yaşamını tüm yönleriyle veren dış tanıtım amaçlı "The Music Makers in Turkey" başlıklı bir kitap hazırlar. Eser 1998'de Türkçe dilinde yayınlanır. 2000 yılında ise bir müzik sözlüğü hazırlığına girişir. Ardından bir müzik teorisi kitabı olan "Müzik Teorisi" (2000), Müzik Sözlüğü (2003), Müzik Ansiklopedisi (2005, 3 cilt), Müzik Yazıları (2007)... 5000 sayfalık bir ulusal müzik kitaplığı oluşturmuştur tek başına[8]. 1996'dan itibaren Cumhuriyet gazetesinde müzikle ilgili haftalık köşe yazıları yazar.

CEZAEVİNDE BAŞLAYAN ROMAN YAZARLIĞI

Şimdi biraz geriye dönelim.

Ahmet de 12 Mart dönemindeki hemen hemen tüm devrimciler gibi üç cezaevinde yatarak öder sosyalizme olan inancını! Ankara Yıldırım Bölge, Ankara Ulucanlar ve İstanbul Davutpaşa ceza ve tutukevleri... Denizlerin idamlarının ertesi günü Ulucanlar'a getirilir. Adi mahkumların arasına konulduğunda gösterilen saygı ve sevgiyi önce yadırgar ama hemen sonra anlar nedenini.

1975 yılı roman yarışmasında Milliyet mansiyon ödülü alan ve 76'da Milliyet Yayınları arasına giren "Kocakurt" romanı bu tutukluluğun ürünüdür. Kahramanı Ulucanlarda yatan büyük bir dolandırıcıdır. Gogol'ün Ölü Canları'nda ölü toprak kölelerini canlı gibi göstererek toprak ağalarını dolandıran Çiçikov tiplemesini andırır. Telif ücretiyle Fazıl'a piyano alınır.

Bir epik öykü olan "İpek Halıya Ters Binen Kedi" ise 1982'de basılır. Türünün tek örneği olması kuvvetle muhtemel olan bu yapıtta Say, Brecht'in öncülük ettiği epik tiyatro anlayışını yani tez-anti tez karşıtlığı üzerine kurgulanan ve seyirciyle sahne arasında diyalektik bir ilişki kurmaya çalışan anlayışı benimsemiştir. Kırk beş yaşına ulaşmış olan yazar Brecht'in yaptığını öyküye yansıtmaya karar verir. Epik tiyatro yerine epik öykü yazmak... Amacın, ticaret olgusunun özünde ne olduğunu, nasıl olduğunu göstermek olan bu olağanüstü öykü Almancaya çevrilir. Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte öykünün de tiyatroya uyarlanarak Brecht'in kurduğu "Berliner Ensemble"da oynanması çabası hayal olur. Türkiye'de 2010'lu yıllarda Yücel Erten'in yazdığı metni "Tiyatro Kumpanyası" adlı bir tiyatro grubu birçok ilde sahneler.

Ahmet Say kadar üretken bir yazar az bulunur. Son görüşmelerimizin birinde on bir ayrı dergi ve gazetede yazmayı sürdürdüğünü söylemişti. 24 yıl yazdığı Evrensel Gazetesi, Sol ve Evrensel Kültür ve daha nice yayın organı... . Ağaçlar Çiçekteydi adlı anı kitabında bu durumu şöyle anlatıyor:

"Yaşam boyunca sıkı çalıştım, ciltler dolusu kitap yazdım. Giriştiğim her işin en iyisini yapmak istedim. Kendimle barışığım, 76 yaşındayım, kafam dinç, dilediğim gibi yaşıyor yani okuyup yazabiliyorum."

Zamanında bırakmayı bildi. "Serpil, yapmak istediklerimin hepsini yaptım. Şunu da yapsaydım diye düşündüğüm bir şey kalmadı" dediğini hatırladım ölüm haberini aldığımda.

Ne var ki, mantık her zaman duyguların yerini alamıyor.

Keşke tamamlanmadığını düşündüğün bir projen olsaydı da bizi terk etmeseydin arkadaşım!

[1] Oktay Rıfat, "Yaşayıp ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, Marmara Kitabevi, İstanbul, 1946, aktaran Ahmet Say, Ağaçlar Çiçekteydi, s.539.

[2] Ahmet Say, Mayıs 2016, "İnsanoğlu İnsanlar, Evrensel Basım Yayın, s. 41, İstanbul

[3] Ahmet Say, 2011, Ağaçlar Çiçekteydi, s. 164, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, elektronik yayın

[4] Ahmet Say, 2016, İnsanoğlu İnsanlar, s. 26-27, Evrensel Basım Yayın, İstanbul

[5]Ahmet Say, Ağaçlar Çiçekteydi, s. 190

[6] Ahmet Say, İnsanoğlu İnsanlar, s. 12

[7] A. Say, Ağaçlar Çiçekteydi, s. 247

[8] A. Say, İnsanoğlu İnsanlar, s. 23-24

Yorumlar (0)
16
parçalı az bulutlu