10.05.2022, 23:07

Davalar ve kadınlar

Hukukçu olmadığıma göre, “Gezi davasının” kamu vicdanını yaralayan sonucunu hukuksal açıdan irdeleyecek değilim. Kitlesel siyasal protesto -şiddet içermemek koşuluyla- her yurttaşın anayasal hakkı iken, on binlerce kişinin günler boyu süren şarkılı, türkülü halaylı protestoları için dokuz yıl sonra, cımbızla çekilmiş gibi birkaç yurttaşın seçilip anayasal haklarını kullanmalarından dolayı suçlanmalarına ve ağır cezalara çarptırılmalarına akıl erdiremediğimi ve bu yurttaşlarımızın iktidarı eleştirenlerin tümü adına mahkum edilmelerinin yüreğimi dağladığını kaydetmekle yetineceğim. Beraat eden bir yurttaşın, tam da cezaevi kapısından özgürlüğe adım atarken, yeni bir ağır suçla, casuslukla itham edilip yeniden tutuklanıp hücreye götürülmesindeki manevi işkencenin ağırlığını ve haksızlığını hissedebilmek ve bu muamelenin çağdaş hukukla asla bağdaşmayacağını kestirebilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Üstelik bu yurttaşımız, yani Kavala, kendisini başka bir davadan müebbet hapse mahkum etmiş aynı mahkeme tarafından casusluk suçlamasından beraat ettirilecektir. Demek ki ortada delil yoktur. Peki delil yoksa, kişi nasıl böyle ağır suç yakıştırmasıyla tutuklanabilir? Gezi mahkumlarının, doğal çevrenin ve kent dokusunun korunmasına, iş cinayetlerinde kaybettiğimiz emekçilerin savunusuna gönül vermiş idealistler olmaları, yürek acısını derinleştirmektedir. Ancak… Acı her zaman korkuyu çağırmaz; çoğu kez korkuyu siler!

Mahkum edilmiş yurttaşlarımız arasında kadınlar var, onların arasında da, yaşı yetmişi aşmış mimar Mücella Yapıcı. Mücella hanım beni yakın geçmişe, birkaç ay önceye yollayıp başka iki kadını Sedef Kabaş’ı ve Aysel Tuğluk’u çağrıştırıyor ; gazeteci Sedef Kabaş biraz daha uzak geçmişe, birkaç yıl önceye, kaleminden başka silahı olmayan biri edebiyatçı diğeri dil bilimci iki kadının, yani Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın uğradığı terörist muamelesine; ve sonra on üç yıl önceye, 2009 yılına gönderiyor beni ve artık aramızda olmayan Türkan Saylan’ı anımsıyorum. Kadınlar için yumuşak muamele beklediğim ya da istediğim sanılmasın. Başka bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Kadınların özellikle ağır muameleye tabi tutulduklarını gözlemlemekteyim; ve bu gözlemi kaydetmeyi eli kalem tutan bir kadın olarak yurttaşlık görevi sayıyorum. Diyelim ki bir yurttaş gerçekten suçludur ve hapis cezası almıştır; peki “ev hapsi cezası” yaşlı ve hasta insanlar için icat edilmemiş midir? 72 yaşındaki Mücella hanım niçin cezaevindedir? Yetmişini geçmiş bir insanın sağlığının turp gibi olması mümkün müdür?

Alzheimer’den muzdarip ve ağır hasta Aysel Tuğluk’un cezası niçin ev hapsine çevrilmemektedir?

Hakaret suçundan yargılanan Sedef Kabaş, bu suçta teamül tutuksuz yargılama iken, neden aylarca cezaevinde tutulmuştur? Delilleri karartmakmış! Bir televizyon programında sarf edilmiş sözler, yani görsel kayda geçmiş, binlerce kişinin izlediği bir görsel ve işitsel sahne nasıl karartılabilir? Böyle bir sihir mevcut mu dünyada?

Ya terminal kanser hastası bir yaşlı hekimin ömrünün kısaltılması bahasına evinin basılması, ağır suçla itham edilmesi?! Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’dan bahsediyorum. Binlerce cüzam hastasını tedavi etmiş, yüzlerce genç kızı eğitimli yurttaşlar olarak bu ülkeye kazandırmış bir hekime, ölür ayak, Türkiye’nin teşekkürü bu mu olmalıydı? 2009 yılında, Ergenekon- Balyoz komploları sırasında, derneği komplolara bulaştırma işgüzarlığının bir parçası olarak yapılan yüz kızartıcı aramadan söz ediyorum! Hastalıktan ipince kalmış Türkan hanımın o onurlu dimdik, ve hafifçe alaycı duruşu! Birçoğu bilim kadınları olan dernek yöneticilerinin tutuklanması… Onlara cezaevinde uygulanan ince işkencenin bilinmesi gerek: Tuzlu peynir, tuzlu zeytin, azıcık su! Elbette beraatla sonuçlanacak davanın akla ziyan suçlaması mı: Deniz Kuvvetlerine kadın sağlamak! Yazarken suçlayıcılar adına yüzüm kızarıyor! Komploların hazırlayıcıları ve onların şakşakçıları neredeler, kimlerdir onlar? Kaçı cezaevindedir, kaçı kaçmış ya da kaçırılmıştır? Türkiye parlamenter muhalefeti, suçlanıp aklananların da, suçlayıcıların da akıbetini bu unutkan ülkede halkımıza hatırlatmakla görevlidir.

Bütün bunlar, ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleriyle ve faillerin hukuksal kayrılmalarıyla birleşince, acı gerçek apaçık çıkıyor ortaya: Gelenekçi ataerkil toplumlardaki kadın karşıtlığı, ülkemizde hortlamış ve maalesef emniyet ve adalet kurumlarına bulaşmıştır. Gelenekçi kültürel yapı, “hayatın her alanında güçlü erkek imgesine” dayanır; “devlet aygıtı” ve “ülke yönetimi” bir anlamda bu imgenin kurumlaşmış halleridir; siyasi çağrışımlı “iktidar” sözcüğü bile bu anlayışın dile yansımasının ürünüdür. Kadın karşıtlığının kök nedeni ise kadınların ataerkilliğin “erkek” imgesinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu somut hayatın içinde, fiilen yaşayarak öğrenmeleridir. Ataerkil kafa bu bilgiye erişmiş kadını yok etmek ister.

Ancak sayın baylar, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1918 yazında Karlsbad’da tuttuğu günceye, kadın erkek toplumsal eşitliği üzerine, dönemi için şaşırtıcı ilericilikteki görüşlerini sıraladıktan sonra, kaydettiği şu cümleye dikkatinizi çekerim: “…Fakat zannediyorum, artık bugün kadınları, büyük babalarımızın müthiş nazarları altında sinmiş olduğu gibi bulunduramayacağız.”

(M.Kemal Atataürk’ün Karlsbad Hatıraları, Türk Tarih Kurumu Yayınları,2. Bsk, 1991, s.45)

Siz, 104 yıl sonra hala müthiş nazarların işe yarayacağını mı sanıyorsunuz?

Yorumlar (0)
15
parçalı bulutlu