COVID-19 pandemisinde yalan haberin yolculuğu: ‘Bilim karşıtlığının pandemisi’

Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Doktora öğrencisi Müge Yılmaz’ın, Doç. Dr. Nevin Yıldız danışmanlığında yürüttüğü “COVID-19 Pandemisi Döneminde Post-Truth Agnotolojisi ve Sağlık İletişimi” başlıklı çalışma,...

03 Mart 2022, 00:37 Mutlu Sereli Kaan
COVID-19 pandemisinde yalan haberin yolculuğu: ‘Bilim karşıtlığının pandemisi’

Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Doktora öğrencisi Müge Yılmaz’ın, Doç. Dr. Nevin Yıldız danışmanlığında yürüttüğü “COVID-19 Pandemisi Döneminde Post-Truth Agnotolojisi ve Sağlık İletişimi” başlıklı çalışma, COVID-19 salgını döneminde yalan haberlerin en üst seviyeye ulaştığını ve yalan haberlerde en çok ‘çarpıtma’ yönteminin kullanıldığını ortaya koyuyor. ‘Çarpıtma’nın en çok siyasetçilerin kullandığı bir yöntem olduğuna dikkat çeken Müge Yılmaz, manipülasyona dayalı bu dilin, bilim dilini de domine ettiğini söylüyor. Çalışmada, yalan haberlere inanmanın ‘bilgi eksikliği’ ya da eğitim ve öğretim seviyesine dayandırılan ‘cahillikle’ ilgili olmadığının da altı çiziliyor.

‘Yalan haber’in yeni bir olgu olmadığının altını çizen Nevin Yıldız da, post-truth/hakikat ötesi çağın inşasında bilimin, bilim insanlarının da işlevselleştirildiğini ve bunun bilimin/bilginin kıymetsizleştirilmesine yol açan bir paradigma kırılması olduğunu belirtiyor. Yıldız, “Bilim karşıtlığı, entelektüel düşmanlığı, bilim düşmanlığı tüm dünyada popülizmle, neoliberalizmle, totaliter yapılarla kol kola ilerledi. Biz aslında pandemi döneminde net olarak bunun sonuçlarını gördük” diyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus’un 15 Şubat 2020’de Münih Güvenlik Konferansı’nda “Biz aslında sadece bulaşıcı bir hastalık salgını (pandemi) ile değil yanlış bilgi salgını (infodemi) ile mücadele” ediyoruz cümlesiyle beraber “infodemi” kavramı günlük dilimize girdi. Evet, COVID-19 ile ilgili yanlış bilgi, onunla ilgili “en bulaşıcı şey” idi ve evet, insanlar bilimin ya da bilim insanlarının aktardığı doğrulanmış bilgilere değil, dijital ortam ve sosyal ağlar aracılığıyla yayılan, doğrulanmamış aktarımlara, yalan ya da yanlış haberlere daha çok ilgi gösterme ve bunlara inanma eğilimindeydiler. Bu durum, pandeminin üçüncü yılında, gerek COVID-19 hastalığıyla ve salgının boyutlarıyla ilgili bilgilerde, gerek alınacak önlemlerin yaygınlaştırılmasında, gerek aşı konusunda giderek toplum sağlığını tehdit eden bir boyut aldı.

Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Doktora Öğrencisi Müge Yılmaz, Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nevin Yıldız’ın danışmanlığında bu sorunun kaynaklarını ve geldiği boyutun yarattığı tehdidi araştırıyor. “COVID-19 Pandemisi Döneminde Post-Truth Agnotolojisi ve Sağlık İletişimi” başlıklı bir çalışma yürüten Yılmaz, pandemi döneminde sağlık alanında üretilen yalan bilgi ve yalan haberin, neoliberalizmle girdiği ilişkinin de bir sonucu olarak, “makul şüpheye” dönüşerek inandırıcılığını artırdığını ve bunun salt “cahillik” ile açıklanamayacağını söylüyor.

Doç. Dr. Nevin Yıldız ve Müge Yılmaz ile yalan haberin COVID-19 pandemisindeki yolculuğunu ve çalışmanın ayrıntılarını konuştuk.

“COVID19 Pandemisi Döneminde Post-Truth Agnotolojisi ve Sağlık İletişimi” başlıklı doktora çalışmasını yürütüyorsunuz. Çalışmanız TÜBİTAK tarafından da desteklendi. Başlıktaki kavramlar yabancı gelebilecektir okuyuculara. “Post-truth ve agnatoloji” kavramlarını açarak, bu çalışma ile neyi amaçladığınızı söyler misiniz öncelikle?

Müge Yılmaz: Aslında ben yanlış bilginin yolculuğunu merak ediyordum, bu yüzden de yolum post-truth tartışmalarıyla kesişti. Ama sosyal bilimlerde post-truth çok çalışıldı ve her şeyi post truht’un içine sıkıştırdık diye düşündüğüm için bu kavramı farklı perspektiflerden açmak istedim. Çünkü kafamda şöyle bir soru vardı: Biz yalan haberlere inananları “cahillikle” ilişkilendiriyoruz, bu gerçekten böyle mi diye merak ettim. Aslında bunun eğitimle de, yaşla da, tecrübeyle de ilgili olmadığını gördüm. Yanlılıklarımızı besleyen bir şey görürsek hepimizin inanabildiğini mesele ediyordum. Nasıl şekillendireyim derken karşıma agnatoloji meselesi çıktı. Agnatoloji aslında cehalet bilimi/bilgisizlik bilimi anlamına geliyor. Kavramı ilk Proctor buluyor. 1950’lerden sonra bu kavramla ilgilenmeye başlıyorlar. Aslında ana akım içinden ana akıma gelen bir eleştiri. Buna göre ana akım ve liberal eğitim düzeninin dışında her şey bilgisizlik olarak konumlandırılıyor. Özet olarak, post-truth/hakikat ötesi aslında dijital medyayla birlikte popülizme eklemlenen, insanların bilgiye ulaşamaması ya da ulaştığı bilgiyi kullanamaması, agnatoloji de cehalet bilimi, yani cehaletin çok boyutlu olduğunu ve hepimizin alanı olmadığımız konuların cahili olduğumuzu ileri sürüyor. Ben de bunu pandemi özelinde araştırmak istedim.

Yalan haberin agnatolojiden ayrıldığı nokta neresi ve COVID19 pandemisi ile beraber neye evrildi?

Nevin Yıldız: Yalan haber dediğimiz şey yeni değil. Eskiden ‘asparagas’ dediğimiz haberler vardı. Mahreçsiz yayınlanırdı. Mesela 1940’larda ABD’de bir radyocu, uzaylıların dünyaya indiğini söylüyor ve insanlar kendilerini pencerelerden atıyorlar. Yalan haber dediğimiz şey, bilginin ve bilimin itibarsızlaştırılmasıyla çok yakından ilgili. Aydınlanma geleneği nedir? Öncesinde belli bir bilgi birikiminin, sonrasında teknolojik gelişmelerin gündelik hayata yayılması ve okuma yazma oranının artmasıyla beraber, yurttaş kavramının ortaya çıkması. Yurttaştan ne bekleniyor? Rasyonel olması bekleniyor, bilgi ve bilim ışığında gelişmesi bekleniyor. Bu tanıma göre de bilimin iki şeyden uzak olması bekleniyor; ideolojilerden ve ekonomik çıkarlardan, yani sermayeden uzak olması. Ama ne yazık ki özellikle günümüz koşullarında bilim ve sermaye arasındaki ilişkinin son derece güçlü ve grift olduğunu görüyoruz. Veya benzer biçimde siyasal iktidarların bilimsel bilginin üretiminde olduğu gibi yaygınlaştırılmasında da kendi çıkarlarını öncellediklerini, dahası bilimi bu uğurda araçsallaştırdıklarını görüyoruz. Haliyle biz agnatolojiyi tartışırken şöyle deyip işin içinden çıkamıyoruz: “Cahil insanlar inanıyor”; hayır. Eğitimli insanlar da inanıyorlar yalan haberlere. O yüzden “seçili cehalet”. Yani doktorlar aşı karşıtı olabiliyor. COVID-19 salgınında bu bizim yüzümüze çarptı. Benzer bir şeyi İspanyol gribi salgınında da görüyoruz. Tarihe dönüp baktığımız zaman, New-York Times’da çıkan haberlere örneğin, orada da benzer bir çerçeve olduğunu görüyoruz. Maske karşıtlığı var, virüsün yalan olduğunu söyleyenler var ya da teknolojik gelişmeyi, yeniliği tamamen toplumu mahvedecek bir şey gibi sunan bilim insanları var. Bunu yaymada bilim insanlarını kullanıyorlar. İşte seçili cehalet o zaman da var, post-truth da o zaman var. Bu bir paradigma kırılması, bu aslında bilginin kıymetsizleştirilmesiyle ilgili. Bundan dolayı biz agnatolojiyi ve post-truth’u birbirinden çok ayıramıyoruz. Agnatoloji yalan haberle alımlayıcısının kurduğu ilişkiye dikkatleri çekerken, post-truth bilginin kendisine yani hakikatin büküldüğü, maniple edildiği bir metne yüzünü çevirmekte. Zira alıcısı olmayan bir yalanın hiçbir hükmü yoktur. İşte Müge bir taraftan yalana bakarken diğer yandan da yalanı satın alana bakarak sorunu iki yönüyle birlikte anlamaya çalışıyor. Bunu nasıl aşacağız, nasıl tartışacağız? Müge büyük oranda buralara bakıyor. Tabii ki bir doktora teziyle aşılacak bir konu değil.

Müge Yılmaz: Biz, bu yalan haberlere inanan insanları suçlayarak bu sorunu çözemeyiz. Onları bu noktaya getiren şartlar ne? Biz buraya bakmalıyız, bunu tartışmalıyız.

Nevin Yıldız: Trump’un kaç yalan söylediği indekslenmiş, 30 bin rakamı bulunmuş örneğin. Bize ne öğretiyorlar gazetecilik eğitimi alırken? Haberin doğru olması gerektiği; birinci kural bu. Nesnellik bir yana, hakikatin çoğulluğu bir yana... Ama bir yerde trafik kazası olmuşsa olmuştur, 5 kişi ölmüşse 5 kişi ölmüştür. Bizim yaşadığımız çağda artık orada olan trafik kazasının olup olmadığı da tartışmalı, kaç kişinin öldüğü de. Biz bunun krizini yaşıyoruz. Hakikat sonrası tam olarak bu.

KAMUSAL SÖYLEMLERİN KAYBOLDUĞU BİR DÖNEMDEYİZ

Bunu ne ile ilişkilendiriyorsunuz?

Müge Yılmaz: Bunu tartışırken tek bir yerden bakmanın imkânı yok. Popülizme de bakmak gerekiyor, neoliberalizme de bakmak gerekiyor, totaliterizm’e de bakmak gerekiyor. Arent’in “Tüm tarih yazımı her şeyi unutarak devam etti. Bunun sonuçlarını göreceksiniz diyerek” işaret ettiği şey bu. Popülizmin totaliterizmden farkı demokrasiyle bir derdi yok gibi görünüyor, çünkü zaten demokrasiyi ciddiye almıyor. Ben demokratım demesi yeterli onun için.

Nevin Yıldız: Günümüzde dünyanın her tarafından totaliter rejimlerin yükselişi de tesadüf değil. Totaliter rejimlerle birlikte, bir takım figürler ortaya çıkıyor ve bunların hakikatle de, doğrulukla da derdi yok. Manipülatifler. Sana aslında ihtiyacın olan doğruyu ya da hakikati değil, duymak istediğin, görmek istediğin şeyi veriyor. Bu da zaten bir yandan Arent’in de söylediği gibi totaliter rejimlerin temel özelliği diğer taraftan da çoğulcu bir demokrasiyi mümkün hale getiren öğelerden biri olan kamusal söylemlerin kaybının nedeni. Aleniyetin ve doğruluğun biçimlendirdiği, herkesin uzlaşacağı bir zeminin aracılığıyla inşa edildiği, herkesin anlayacağı bir dil ile ortaya konuşan haliyle de ortak iyiye hizmet eden bir dil kamusal söylemler. Bilimin tanımında da esasen “ortak iyiye hizmet eden bilgi” deniyor ya haberin tanımında da aslında benzer bir şey söz konusu: Ortak iyinin oluşturulması, müzakere edilmesi için bir mecradan, aleni ve herkesin anlayabileceği, doğruluğa dayanan, rasyonel akla dayanan bir bilgiden bahsediyoruz. Bu açılardan bakıldığında en azından Covid-19 döneminde üretilen bilimsel bilginin ve haberlerin önemli bir kısmının kamusal söylem vasıflarını tümüyle yitirdikleri rahatça söylenebilir. Zira artık herkesin uzlaşacağı bir zeminden, herkesin anlayacağı bir dilden kopulmuş durumda. Bu da aslında manipülatif metinlerle karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor.

Pek çok bilim insanı aslında bu ortak iyiye hizmet eden, aleni, herkesin anlayabileceği vs. “kamusal söylem”de açıklamalar yapıyor. Görüyoruz ki o insanlar çoğu zaman “linç”e uğruyorlar ama tabiri caizse “şarlatanlara” inanma eğilimi var. Bunun için neler söylersiniz?

Müge Yılmaz: Bu aslında sistemin doğurduğu bir şey. Neoliberal birey dediğimiz şey, iktidarın devletlerden bireylere aktarılması. Orada herkes iktidarını kendi kendine yeniden üretiyor. Artık devlet için de üretmiyor. Bireysel, girişimci bir topluma dönüştü herkes. İktidarın biraz bireye taşınmasıyla alakalı olarak ortak deneyim alanları parçalanıyor. Tartışma alanları kayboluyor. Ama biz bir arada yaşıyoruz ve bunu sağlayabilmek için ortak iyiye ihtiyacımız var. Neoliberalizmin ve totaliterizmin en iyi başardığı şey bizim aramızdaki iletişimi koparmak için çok “verimli” yöntemleri var. Post-truth ve yalan haber de bunlardan biri. “Ben doğru bilgi vereyim” ile ilgilenmiyor. Aksine manipülatif olanla ilgileniyor ki, sonuçta bana ihtiyaç olsun.

Nevin Yıldız: Gezi’de de gördük bunu hatırlarsanız. Camide içki içtiler yalanı… İçmedikleri ortaya çıktı ama o ilk bilgi kalıyor akıllarda. Bunun çok örneği var. Seçili cahillik dediğimiz mevzu. Mesele sadece üretiliyor olması değil, bu kadar çok alıcı da bulması.

Yalan haber üretiminin neoliberal politikalarla girdiği ilişki sonucu oluşan bir “makul şüphe” kavramından söz ediyorsunuz. Bu makul şüphenin yalan haberlere inandırıcılığı artırdığını belirtiyorsunuz. Bu kavram üzerinden bunun ilişkisini açar mısınız?

Müge Yılmaz: Mesela pandeminin başlarında sigara konusunda bir makale yayınlandı; “Sigara içenler COVID-19’a daha az yakalanıyor” diye. Sigara firmaları çok fazla fon ayırıyorlar bu gibi çalışmalara. Bu sözünü ettiğim makalede de esasen çok az bir insan grubu ele alınıyor, bilgiler güvenilir değil. Buna rağmen çalışma pek çok yerde yayımlanıyor. Sonra geri çekiliyor, etik bulunmadığı için ve çalışmayı yapanlar yaptırıma da uğruyorlar. Fakat herkesin aklında hâlâ bu ilk bilgi var. Böyle bir ortamda şunu da tartışamıyoruz: Ben mesela biz bu aşıları daha ne kadar olmaya devam edeceğiz, bunu merak ediyorum. Üçüncü doz tamam ama dördüncü, beşinci dozları olmamız gerekecek mi? Bunu sorguladığımız zaman aşı karşıtlarını destekliyormuş durumuna düşeceğimiz için bunu yapamıyoruz. Bunu sorguladığımızda bir kesime malzeme vermiş oluyoruz. Ama bilim böyle ilerleyen bir şey değil.

Nevin Yıldız: Çok ciddi bir bilim karşıtlığı var ama bu tarihsel anlamda bir günde oluşmuş bir şey değil. Burayı da sorgulamak gerekiyor. Bilim insanlarına karşı bu tavır niye? Çünkü bilim dediğimiz şey çok ağır bir biçimde kapitalizmle, piyasayla, iktidar ilişkileriyle iç içe geçti. Mesela patent niye var aşıda? Bunu bile konuşamıyoruz. Halk sağlığı için bu kadar önemli olan ve hepimizi etkileyen bir üründe patentin olmaması gerekiyor. Aşıyı bulanlar alkışlanıyor. Elbette alkışlansın ama patentle veriyorlar bu aşıyı. Ve yeni varyantlar bu aşılara ulaşamayan, yetersiz aşı olan bölgelerden çıkıyor.

BİLİM KARŞITLIĞI POPÜLİZM, NEOLİBERALİZM VE TOTALİTER YAPILARLA KOL KOLA İLERLEDİ

Sosyal ağlar ve dijitalleşme süreçleri yalan haberin yayılmasını nasıl etkiledi? Pandemi ile birlikte günlük dilimize “infodemi” kavramı girdi örneğin…

Demokrasi dediğimiz şey temelde iletişim mecrasında gerçekleşiyor. Bugün infodeminin sonuçları ne? Aşı karşıtlığı, maske karşıtlığı, sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artması vb. Karşımıza çıkan sorunlar, aslında bu iletişim süreçlerinde yalan yanlış bilginin dolaşıma girmesiyle ilgili bir şey. Dijitalleşme şunu sağlıyor: Temsili demokrasinin bir sürü sıkıntısı var, basının da dördüncü kuvvet olarak konumlanamaması, sermaye ve iktidarın yanında eklemlenmesiyle gibi sorunlar var. Artık sıradan insan internet yoluyla kamusal tartışmalara katılabilecek, kendi kamusal alanını oluşturabilecek, orada bilgi üretebilecek, kendi temsilini kendi yapabilecek, artık birinin ona mikrofon uzatmasına gerek kalmayacak. Bu çok kıymetli bir şey. Dijitalin, sosyal medya mecralarının, karşıt kamusal alanların oluşturulması, yaygın medyada ses bulamayan insanların kendi sesini duyurması açısından çok kıymetli bir şey. Ama bir şey gözden kaçırıldı tüm o tartışmaların içerisinde. Yükselen her ses demokratik değerlerle barışık mı, bu seslerin duyulması çoğulcu bir demokrasinin inşasına ne kadar hizmet edecek, mesela bu sesler etikle barışık mı? Şimdi bakıyoruz, yanlış bilginin en çok yayıldığı alan burası. Dijitalleşme aslında, sadece uzmanın sesinin duyulmasının önünü kesti. Ama bu kez uzman olmayanın da hiç bilmediği bir konuda bilgi üretmesine neden oldu ve o bilgi uzmanın ürettiğinden daha fazla kıymet görüyor, daha fazla yaygınlaşıyor. Bunun üzerine biri çıkıp bir şey söylediğinde, sadece toplumun nefretini kazanıyor. Bu Türkiye’ye özgü bir şey değil dediğim gibi. Bilim karşıtlığı, entelektüel düşmanlığı, bilim düşmanlığı tüm dünyada popülizmle, neoliberalizmle, totaliter yapılarla kol kola ilerledi. Biz aslında pandemi döneminde net olarak bunun sonuçlarını gördük.

Müge Yılmaz: Salgının başında, bunu yapan bilim insanları da olabilir dediğimizde kimse buna inanmıyordu. Ama biz bilgiyi süzüp veren insanlara kıymet vermiyoruz, çünkü şov bekliyoruz.

Evet, bir Oytun Erbaş örneği yaşadık, öyle değil mi?

Nevin Yıldız: Evet, mesela Oytun Erbaş niye bu kadar popüler oldu? Bunun üzerine bence düşünmek gerekiyor. Zaytung haberi gibi, gerçek olduğunu düşünemiyorsun. Neden dedesinin ya da babasının pazarcı olduğunu söyleme ihtiyacı hissediyor? Bu Türkiye’deki çok uzun süredir, Cumhuriyet’ten beri aslında ama son 20 yılda iyice yükselişe geçen aydın ya da eğitimli olanın halktan kopuk olduğu, seçkin olduğu, halkın içinden gelemeyeceği, modernleşmenin tepeden indiği yanılsaması, ya da kadın hareketini Cumhuriyetin icadı sayan bakış gibi… Bir gün biri geldi işte kadınlara seçme seçilme hakkı verildi, kadınlar özgürleşti. Hayır, Osmanlı’dan itibaren çok ciddi bir kadın hareketi mücadelesi var. Ne oluyor o zaman, adam “ben sizdenim, benim babam pazarcı, ben sizin anlayacağınız dilde söylüyorum, ben sizin önünde önünüzü iliklediğiniz doktor değilim, kolej mezunu doktor değilim, üst sınıf değilim vb. Bunu bizim düşünmemiz gerekiyor. Neden halka böyle dediğinde, bu işliyor? Neden insanlar onu kendinden görüyor.

Müge Yılmaz: Aslında biraz kapitalizmin de krizi bu. Modernleşmenin ilk zamanlarında herkes eğitimli olacak, herkes eğitim ve iletişimle modern birey olacak yaklaşımı vardı. Ama kapitalizm buna izin vermiyor. Kim hangi eğitimi alıyor? Neye göre alıyor. Biraz kaba bir ifade olacak belki ama “avam”ın sistemi ele geçirişi. Ama bilginin ulaşmadığı insanları da niye böyle davranıyor diye suçlayamayız. Taşrada bizim burada konuştuğumuz birçok konuyu konuşamayız örneğin.

KAMUSAL İYİYİ YENİDEN KEŞFETMEMİZ GEREKİYOR

Çalışmanızda izlediğiniz yöntem ve şu ana kadar elde ettiğiniz veriler hakkında da bir şeyler söyler misiniz?

Müge Yılmaz: Teyit.org sitesinin verilerine baktım. Teyit.org aslında tam da post-truth ile birlikte bir ihtiyacı görerek oluşturulmuş bir site. Gezi direnişinden sonra başlamışlardı. 2016’dan bu yana inceledikleri haber sayısında hep artan bir gidiş var. En çok yükseldiği dönem ise COVID-19 dönemi. Ben buradaki haberlere baktım. Yalan haberleri türlere ayırdım ve en çok hangi yöntemlerin kullanıldığını inceledim; ironi, manipülasyon, magazinleştirme, militarist dil vb. gibi. En çok “çarpıtma” yönteminin kullanıldığını tespit ettim. Bu siyasetçilerin kullandığı bir yöntem aslında. Bu da politikacıların dilinin sosyal medya aracılığıyla bilime de yansıdığını gösteriyor. Bilimsel otoriteler siyasal bir işlev kazanmış oluyor ama bilim böyle bir şey olmamalı. Post-truth devletler için çok işlevsel oldu. Bu aslında her alana işlemiş bir halde ama konu küresel bir salgın döneminde sağlık olunca bunun ekmeği yendi biraz. İş infodemiye dayandığında, iletişimin sağlıklı bir şekilde yürümesini sağlamamız gerekiyor. Hepimiz için ortak olan iyiyi, kamusal iyiyi yeniden keşfetmemiz gerekiyor.

Nevin Yıldız: Hepimiz istediğimize, tarafında olduğumuza yöneliyoruz aslında. Gerçek daha sıkıcı ve bu yüzden daha az inandırıcı. Gerçeği daha çok savunmamız gerekiyor.

Yorumlar (0)
15
parçalı bulutlu