Canan Güllü: ‘Türkiye’de kadının adı yok, artık yaşam alanı da yok’

Gün geçmiyor ki bir kadın cinayetine, şiddetine, mağduriyetine rastlamayalım. Üstelik bu sadece medyaya yansıyanlar, yani buzdağının görünen yüzü. Görünmeyen yanda neler olduğuna, neler yaşandığına ilişkin de kadın örgütleri, gönlünü...

28 Şubat 2022, 11:02 Merve Büyüktaş
Canan Güllü: ‘Türkiye’de kadının adı yok, artık yaşam alanı da yok’

Gün geçmiyor ki bir kadın cinayetine, şiddetine, mağduriyetine rastlamayalım. Üstelik bu sadece medyaya yansıyanlar, yani buzdağının görünen yüzü. Görünmeyen yanda neler olduğuna, neler yaşandığına ilişkin de kadın örgütleri, gönlünü bu işe vermiş kadınların mücadelesinde görebiliyoruz.

Kadınlara yönelik şiddete, kadınların haklarının ellerinden alınmasına karşı mücadele edenlerden en başta geleni de Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) Başkanı Canan Güllü.

Canan Güllü de son dönemde kadına yönelik saldırıları, “Türkiye’de kadının adı yok, artık Türkiye’de kadının yaşam alanı da yok” diye tanımlıyor. Canan Güllü, “Sokakta öldürülme, taciz, tecavüz, istismar edilen çocuklar, eğitimden toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin çıkarılması, geleneksel yargılar, yargılamada faillerin cezasız kalması gibi birçok sorunla birlikte diyebilirim ki, nüfusun yarısını oluşturan kadınların artık yaşam hakkının olmadığı bir Türkiye’de yaşıyoruz” diye özetliyor gelinen noktayı...

Hayatının yarısı kadın hakları mücadelesinde geçen Canan Güllü ile kadınların yaşadıklarını nafakayı, 8 Mart’ı, kısaca ‘Türkiye’de kadın olmayı’ konuştuk.

Toplumsal yaşam içerisinde Türkiye’de kadınları nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’de kadının adı var mı? Duygu Asena’nın bundan 40 yıl önce sorduğu bu soru ile başlamak isterim. Türkiye’de kadının adı yok, artık Türkiye’de kadının yaşam alanı da yok. Adından, yaşam hakkına geldik bu nedenle parlak görmediğimi açıkça söylemek isterim. Sokakta öldürülme, taciz, tecavüz, istismar edilen çocuklar, eğitimden toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin çıkarılması, geleneksel yargılar, yargılamada faillerin cezasız kalması gibi birçok sorunla birlikte diyebilirim ki, nüfusun yarısını oluşturan kadınların artık yaşam hakkının olmadığı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Türkiye’de mücadeleci ruhun göstergesi olan kadınların, gelinen dönem itibariyle bu koşullara düşmesi, kazanımların tırpanlanması, mevzuatlara siyasal İslam düşüncesinin eklenmesi çok üzücü. Sadece şiddet üzerinden, katledilmeyle ilgili değil, sosyal alanın da daraltıldığı bir tablo var ve çok vahim. İktidarın düşünceleriyle üretilen kadın politikasının varlığı, sahada kazanılmış hakların tırpanlanmasına neden oluyor. Bu politikasızlığın hukuksal açıdan da eksikliği, yaşam hakkının yok sayılması nedeniyle ben durumu sıkıntılı ve kötü görüyorum. Tüm bunlara rağmen umutsuz değilim ama. Derin bir mücadelenin içerisinde, kadınların varlığıyla birlikte çalışma alanının birbirinden farklı konumlarda önümüze mücadele alanları koyduğunu da görüyoruz.

Kadın mücadelesi artarak devam ediyor, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu olarak neler yapıyorsunuz?

Ben mücadeleyi sadece sokak olarak değerlendirmiyorum. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu 1976 yılında kurulmuş bir çatı örgütüdür. İçerisinde bulunan üye derneklerin kuruluş tarihleri de çok eski. Dolayısıyla örgütlü bir mücadelenin önemine inanan bir üst kuruluşuz. Aktivistliğimiz de var mutlaka, örgütlü olarak sorun çözmenin tanıkları olmuşuz. 46 yıllık bir geçmişimiz var. 46 yılın 1970’ler ayağına baktığımızda kreşle ilgili sorunu gündeme taşımız federasyonumuz. Yani okul öncesi kreşlerin açılması, eğitim kurumlarının olması, kadının istihdamda olmasını kolaylaştıracak diye 1980’lerdeki bakış açısını ortaya koyan bir örgütlenme. Aynı örgütün bugün yine Türkiye’de kadının istihdama erişmesi, işgücüne katılımıyla beraber katılım süreçleriyle ilgili engellerin ortadan kaldırılmasını savunduğunu söyleyebilirim.

Şiddete uğradığında ulaşabileceği acil destek hattı, bu yapılırken her sektörün konuya dahil olmasını sağlamak, yerel yönetimlere politikaları öğretmek de yaptığımız işlerden bazıları. Yerel medyanın dilinin zihniyet değişiminde çok önemli olması sebebiyle dil değişimi için eğitimler verdik. Tüm bu saydığım kurumlara yine federasyon olarak kurumsal cinsiyet eşitliği eğitimi vermeye, gerekli mekanizmalara ulaşılmasını sağlamaya gayret ederken, erken yaşta evliliklerin engellenmesine, kız çocuklarının eğitime ulaşmasına ve istihdamda yer almasına, bu anlamda hukuki yasal mevzuatın farkındalıklarını öğrenmesine de destek oluyoruz. Sağlıklı aile birliği ve sağlıklı toplum yetişmesi adına doğumdan kürtaja, üreme sağlığı üzerine bilgi sahibi olunmasına yardım eden ve tüm bu alanlarda çalışan bir örgütüz.

‘DOĞRU YERDE, DOĞRU ZAMANDA SES YÜKSELTMELİYİZ’

En önemlisi tüm bu olayların sonucu olarak da karar mekanizmalarında temsil için görev yapan bir üst kuruluş olarak görünüyoruz bugün. Koordinasyon kurullarıyla da köprüler kurmaya çalışıyoruz. Açıkçası iletişim sağlamaya çalışıyoruz. Bu anlamıyla da yaptığımız işlerin sadece sokakta protestoyla halledilmeyeceğine inananlardanız. Bir taraftan eylemsellikle ses yükselteceğiz ama sesimizi yükseltirken, sokaktaki gücümüzü de o sahadaki çalışmalarımızdan alacağız. Önerilerimizi sunarken aynı anda da sesi yükselterek hiçbir iktidarın, hiçbir siyasi partinin yandaşı olmadan, sadece kadın olmanın getirdiği güçle hareket ettik. Kadınların sesi bugün yükselmişse, bunun 2000’li yıllarda Medeni Kanun’u anlatmak için sahada karış karış gezen kadın örgütleri sayesinde olduğunu söylemek gerekir. Yine bu kadınların sahadan topladıkları bilgilerle, günlerce parlamentoda savaşıp yaptığı 4320 sayılı yasadan, 6284 sayılı yasanın çıkarılmasına kadar bir muhalif gibi hareket ederek, doğru yerde, doğru zamanda ses yükseltilmesine borçluyuz.

‘GEÇMİŞTE MÜCADELE EDENLERİN EMEKLERİ UNUTULMAMALI’

Bugün, geçmişte mücadele edenlerin emeklerinin de unutulmamasının önemli olduğunu söylemek isterim. Türkiye’deki kadın mücadelesi çok güçlüdür, 1800’lü yıllardan bu yana gelen mücadelenin bir parçası olduğum için de çok mutluyum. Bunu gelecek nesillere aktarmanın hem örgütlü mücadele, hem kurumsal kimlikle olacağına inanıyoruz. Bu, salt bireysel aktivizimle değil, örgütlenerek mümkün olacaktır. Ülkedeki ve dünyadaki tüm kadınlarla iletişim kurarak, ses verdiğimizde olduğunu göreceğiz. Bizim 16 ülkede temsilcimiz bulunuyor. 7 bölgede de temsilcimiz var. İllerde şubeleri olan bir çatı örgütüyüz. Teknolojiyi de kullanarak bugün her yerde, her şekliyle kadınlara ulaşıp ses vermeye çalışıyoruz ve bu ayakta kalmamızı sağlıyor.

Bugün dil değişimi açısından çocuk ve kadın haberlerinde az da olsa bir gelişme var gibi, ne dersiniz?

Evet, ama bugün aynı zamanda Elmalı Davası’nda 1 milyon tıklamada çocukların adlarının, adreslerinin paylaşıldığı bir Türkiye de var. Gelinen noktada evet, bizler kadın hareketi olarak bu sorunu gündeme taşımayı becerebildik. Ama geldiğimiz bir rantla da karşılaştık. Bu konunun çok konuşulmasından rant elde etmeye çalışan insanlar çıktı. Destek almak için dernekler kurulduğunu gördük. Kadın hareketini zayıflatan hareketlerle karşı karşıya kaldık. Kadın hareketi iki, üç kişilik değil; ayağımızı yere sağlam basarsak, 1 milyon kişiyi de sokağa toplayabiliriz. Kadın hareketi stratejik de olmalı, bunu yapmayınca da güç kaybeder hale geliyoruz.

Bir kısım insan dilini değiştirdi, baroların çocuk hakları birimleri kuruldu, çocukların mahkemelerde kayıtlarının alınarak en azından defalarca yaşadıklarını anlatma travmasına son verildi. Mağdur Hakları Daire Başkanlığı kuruldu en azından, ama bir Elmalı dosyası tüm bunların üzerine tonlarca toprak döktü. Sahte üretilen belgeler, çocuk kimliğinin paylaşılması ve artık neredeyse sloganlaşan “Çocuk susar, sen susma” gibi saçma sapan bir argümanı da beyinlere kazıdı. Yani iki yönlü düşündüğümüzde kaybımız ve kazancımız arasında bir dengesizlik olduğunu görebiliyoruz.

Kadınlar her alanda baskı görüyor ve Meclis’te erkek komisyonu kuruluyor, şiddet ve cinayetler artarak devam ediyor, İstanbul Sözleşmesi feshediliyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

2016’da Meclis’te Boşanma Komisyonu kuruldu. Onun öncesinde Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu kurulsun diye bir yıl uğraştık. Kurulma aşamasında araya bir fırsat kelimesi koydular. Eşitliği tamamlanmamış ülkede fırsat kelimesiyle her şeyin içine limon sıktılar. Geçtiğimiz yıl İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeden 6 gün önce, Şiddet Komisyonu kuruldu. Yani iki yüzlü bir erkek politikası, eril bir politika uygulanıyor bu ülkede. Sadece dilde değil bu politika, yaşam alanlarında da, sokağa çıktığımızda gazla, copla, kelepçeyle de karşımıza çıkıyor. Kanunsal anlamda terörün finansmanı diye derneklerin elini kolunu bağlayarak, terörist ilan etmeyle kişilerin buralara üye olmalarının önüne geçiliyor. Baktığınızda tekrar başa dönüyoruz.

Kadın politikasını siyasal İslama endeksleyen bir iktidarın, kadınların sesinin çıkmasından rahatsız olduğunu görüyoruz. Bu, ciddi anlamda bir tedirginlik yarattıysa da ilk etapta, toplumda kadın hareketinin olağanüstü halde bile Feminist Gece Yürüyüşü yapmasını, yine açıklamalarıyla sahada güçlü olarak durması ya da sosyal medyayı Covid-19 döneminde çok iyi kullanılarak arızaları, yanlışları duyurup geri adım atılmasını sağlamalarını engelleyemedi. Bugünkü koşullarda bakarsak şarkı sözü üzerinden rahatsızlık duyan, atasözü üzerinden tutuklamalar yapan, sosyal medya üzerinden verilen cevapları hakaret ve suçlayıcı madde olarak gören bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu zihniyet Türkiye’de tek kişinin iradesi olarak ortaya çıkıyor. Uluslararası İstanbul Sözleşmesi’nin bir imzayla kaldırılması da söylemimizi kanıtlıyor. Korkuyor muyuz derseniz, korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz!

Nafaka gündemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nafakayı konuşabilmemiz için zeminin uygun olması gerektiğini düşünüyorum. Keşke kadınlar nafakalarını yoksulluk üzerinden alabiliyor olsaydı, bugün nafaka sorununu konuşabiliyor olurduk. Keşke kadınlar istihdama katılırken kreş sayıları yeterli olsaydı. Keşke yaşlı bakım merkezleri açılmış olsaydı ve bakım yükü kadınların üzerinde olmasaydı, ben nafakayı konuşabilirdim. İstanbul Barosu, Diyarbakır Barosu ve Kadın Dayanışma Vakfı’nın söylemleri üzerine 370 liraya dayanan bir nafaka var. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın söylemiyle yüzde 66 oranında tahsil edilemeyen nafaka konusunu iktidar bugün gündeme getirmiş ve havanda su dövüyor. Tahsil edilemeyen bir ücret, burada sorun değildir. Konu tahsil edilememesidir. Öncelikle bu sorunu gidermesi gereken iktidar, tahsil edilemeyen nafakaya süre sınırı getirmeyi konuşuyor.

2016’da Boşanma Komisyonu’nu kurduğunda binde iki buçuk boşanmaların olduğu Türkiye’de neredeyse 400’e yakın kadın cinayetini görmediler, mesele orada boşanmayı engellemekti, kadınların yaşam hakkı değil. Yine iktidar, nüfus artmıyor diye üç çocuk yapın, beş çocuk yapın diyerek kürtajı yasaklamaya çalışarak sağlıksız doğumların da önünü açıyor. Yine Covid-19 döneminde zorunlu hamilelikle tek gecelik önleyici hapların da satışını durdurmuşlardı. İktidar, kadınların güçlü bir şekilde ayakta durmasını önleyecek politika geliştirmeye çalışıyor gibi gözükürken, aynı anda 18 yaş altındaki çocukların erken yaş evliliklerinin önünü açan tecavüz önergesini gündeme getirmeye çalışmıştı.

‘İKTİDARIN GÜVEN VERMESİ GEREKİR’

Baktığınız zaman iktidarın güven vermesi gerekir. Bugüne bakarsak iktidarlardan ne beklediğimiz de ortaya çıkıyor aslında. Ülkeye hakim, sahadaki sorunlara hakim, çözüm üretebilen, çözüm üretirken sahadaki aktörlerle, aktivistlerle, sivil toplum örgütleriyle fikir alışverişinde bulunan, çözüme odaklı bir zihniyet istiyoruz. Ama siz, ‘ben oynamıyorum, çözmek de istemiyorum’ der gibi tutup nafakayı gündeme getiriyorsanız ben de size sorarım, elinizdeki araştırma neyi kapsıyor? Nereden vardınız bu sonuçlara?

2018’de geldi bu nafaka gündeme aslında. Dönemin Adalet Bakanı’na sormuştuk, kaç kişi nafaka alıyor diye. Nafaka nedir, tanımı nedir? Bunları biliyor mu insanlar, kaç kişi iştirak ve yoksulluk alıyor? Neden evlilik sonrası yoksulluğa düşülüyor? Kaç kişi bugün fazla dediği nafakaya itiraz dilekçesi yazmış? Kaç hakim bu itiraz dilekçesini inceleyerek sonuca bağlamış ve Fuat Oktay’ın açıkladığı gibi yüzde 66 oranında tahsil edilemeyen nafakanın, bugünkü Türkiye şartlarında yaşam için önemli bir miktar olduğuna inanıyor mu bakanlık? Böyleyse inanıyorlar demek ki. 370 lirayla Türkiye’de yaşanabileceğini sanıyorlar.

Bu hakikaten bir delinin kuyuya taş atmasıdır. Biz de bunu çıkarmak için gerçek durumu anlatmak için mükellef hissediyoruz. Elimizde bir taslak yok, söylentiler üzerinden konuşuyoruz. Keşke bize deseler ki ya böyle bir belge yoktu, siz de boşuna konuştunuz. Bir de özel hukuk alanına girerek, maaşa bağlayacağız dediler. 5 yıl evli kalana 5, 10 yıl evli kalan 10 yıl nafaka dediler. Peki, 10 yılda 3 çocuğu olmuş kadının 10 yıl sonra boşandığında 3 çocuğunun velayetini kime vereceksiniz? Kreşleri olmayan, yaşlı bakım evleri olmayan, geçim endekslerinin ortada olduğu bir dünyada ne yapacak kadınlar? Bu soruları soralım yeter diyorum.

Toplumsal cinsiyet eşitliğini kurmak, şiddet ve cinayetleri önlemek, hak kazanımları sağlamak sizce mümkün mü ve mümkün olması için nelerin olması gerekir?

Kadınlar, 1900’lü yılların başlarında 1800’lü yıllardan itibaren, savaşa giden erkeklerin yerine sanayi ve hizmet sektöründe yer alarak, Kurtuluş Savaşı’nda da hem cephede hem de cephe gerisinde yer alarak aslında eşitliği kanıtlamışlardır. Dolayısıyla Cumhuriyet kurulurken kadınlara ilk devrim yasaları içerisinde, Medeni Kanun’da ve sonrasında seçme seçilme hakkı yani eşitlik verilmiş. Biz eşitliğin fiili olarak hayata geçmesini istiyoruz. Bu çok mümkün, çok da basit aslında. Çünkü nüfusun yarısı kadın, yarısı erkek bu ülkede. Bunu yapabilmenin normları nedir? Bu normları yerine getirebilmenin iradesi var mıdır? Bunların her birini oturup konuşursanız az önce söylediğim önlemleri alabilecek yasal mevzuat zaten var, zihniyeti dönüştürecek bir dil kullanarak, imkanlarla bunu çözeriz. Ben bu eşitliğin fiiliyata geçmesinin çok kısa sürede mümkün olduğunu düşünüyorum.

‘DÜNYA EŞİTSİZLİK ENDEKSİNE GÖRE 149 ÜLKE ARASINDA 133. SIRADAYIZ’

Duvarınız nem alıyordur, siz oradaki lekeyi gidermek yerine boyarsanız o leke tekrar ortaya çıkar. Sürekli boyasanız da işe yaramaz çünkü arkadan nem alıyordur. Ama siz nemi ortadan kaldıracak malzemeyi oraya uygularsanız, üzerini bir kaç kez daha boyarsanız yani önlemler paketini ortaya koyarsanız, son katı attığınızda duvarınız artık leke göstermeyecektir. Önleme politikaları olmadan neyi konuşuyoruz, kadın cinayetleri sonrasında yapılacakları. O yüzden önleme politikalarının hayata geçirilmesi önemli.

Kadınların eğitime ulaşması, erken yaşta evlendirilmemesi, çalışma hayatına akredite olması önemli. Evlilik birlikteliği içerisindeki mal bölüşüm paylaşım süreçleri, şiddet varsa hızlıca boşanabilmeyi halledip velayet usulüne göre yolların ayrılması önemli. Hayatın geri kalanında kadın istihdamdaysa kendine bakacak, erkeğe ihtiyacı olmayacak. Siz bu kadınlara ihtiyacı şeklinde TOKİ’den ev, kira yardımı, eğitim yardımı, kreş yardımı ya da kreşe gidebilecek yardımları yaparsanız ortada bir sorun kalmaz. Niye Norveç’te eşitsizlik konuşulmuyor ya da İsveç’te? Çünkü artık o kadar içlerine işlemiş ki eşitlik, kimse bu konuda sorgulama yapmıyor. Dünya eşitsizlik endeksine göre 149 ülke arasında 133. sıradayız.

Ekonomik kriz herkesi her alanda etkileyen bir boyuta geldi ama özel olarak kadınlar ped gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamama gibi bir süreçle karşı karşıya kaldı. İşsizlik gibi olgulardan da en çok kadınlar etkileniyor, ne dersiniz?

Covid-19 aslında kadın yoksulluğu açısından bizi ciddi olarak vurdu. Zaten var olan işsizlik, istihdamsızlık, eşitsizlik Covid- 19’la birlikte güvencesiz işlere bir şekilde terk edilmeye zorladı kadınları. Daha çok eğitimsiz kesimde ev temizliğine gitmeyi, çocuk bakımı yapmayı gerektiren noktalarda da kadını hane içinden uzaklaştırdı. Gelen bakıcı ablalar gelemez oldu virüsten kaynaklı. Temizliğe gelenler de aynı şekilde ya da güvencesiz çalışan kadınlar da işlerinden oldu. Bir de homeofis çalışılan işlerde iş yükünün artması nedeniyle baskılar ve boşanmalar oluştu. Tüm bunlarla bakarsanız yoksulluk sınırında ciddi bir problem yaşandı. Tabii ped ve çocuk bezinde özellikle kadınlara soru yöneltiliyor. Bu da bir kez daha çocuk bakımının kadınlar üzerinde olduğunu üretiyor. Çocuk bakım yükünden iki taraf da eşit yükümlüdür. Pedin fiyatı da hane içinde sadece kadının düşünmesi gereken bir şey değil. Koruma, önleme malzemelerinin ücretini sadece kadınlar mı ödeyecek? Bu da dille ilgili bir sorun, yeri gelmişken söylemek isterim.

Yüzde 18 oranında verginin alındığı bir üründen bahsediyoruz. Yine dünyada vergisi yüzde 1’e indirilen pedler için bizde de birçok vekil konuştu, kampanyalar yürütülüyor. Ancak devletin ekonomik gücünün yetersiz olması iddiasıyla bu konuda hareket gardı ortaya konamıyor. Ekonomik yoksulluk tüm bireyleri toplumsal olarak etkiliyor. Toplumsal şiddeti körükleyen bir kutuplaştırıcı siyaset yürütülüyor bir yandan da. Aynı zamanda hem şiddeti hem istismarı hem de yoksulluğu yaşıyor kadınlar ve bu, kadınlar üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor. Nereye kadar gidilecek, nasıl dayanılacak bu konuda büyük tereddütlerimiz ve sıkıntılarımız var.

Ülkemizde birçok savaş mağduru çocuk ve kadın var, şimdi de Ukrayna- Rusya arasında başlayan bir savaş. Savaşta kadınlar ve çocuklar nasıl etkilenir?

Savaşın, tecavüzlerin, şiddetin aslında tüm dünyada bir tehdit olduğunu düşünüyoruz. Aynı savaş içerisinde açlık gelecek, yoksulluk gelecek, göç gelecek, işsizlik gelecek, tecavüz her savaşın mutlak sıkıntısı ama savaş dışında da olan olaylar katlanmış olacak. Savaşlar bugünün dünyasında gerçekten barbarlık olarak kalıyor. Bugün Türkiye’de bulunan mülteci arkadaşlarımızın üzerinden de çok fazla sözler söylendi ama bir gecede mülteci olabilmeyi de Ukrayna bize göstermiş oldu. Bir gecede düzeninizin nasıl bozulduğunu, hayat şartlarınızın nasıl dejenere olduğunu düşünün. Burada hala eril zihniyetle yönetilen ülkelerin ve dünya liderlerinin çaresiz değil, sessiz kalması da aslında çok garip. Bu tablonun seyircisi erkekler, erkek yöneticiler hala savaş mı değil mi diye düşünüyorlar. İşte bu, aynı zamanda normal yaşamda da kadınların uğradığı tacize, tecavüze, şiddete karşı bakış açılarını gösteriyor. Bu savaş da bu bakış açısını gösteren bir örnek. Dünyayı yöneten eril zihniyetin bakış açısını…

Orada çocuklar yok oluyor, korkuları travmaları olacak. Ne zaman unutacaklar bunları? Bu travmalarla büyüyerek yeni dünya düzeninin bir ferdi olacaklar. Bu açıdan baktığımızda korkunç. Kadınlar içinse mesela bugün yola çıktınız ve regli oldunuz. Yanınızda tamponunuz, pediniz yok. Ne yapacaksınız, sağlıksız ve mikrobik bir yöntemle ihtiyacınızı karşılamak zorunda kalacaksınız. Konakladığınız yerde tacize, tecavüze uğramayacağınızın garantisi yok. Çocuk kaçırmaları, organ mafyaları türeyecek. Sağlık, eğitim aksayacak ve engellenecek. Saydıkça bitmez birçok sorunla karşılaşılacak. Türkiye kadın erkek eşitliği konusunda çok geriden geliyor ve bugün kadınlarla ilgili söylenenler, Türkiye’deki kadın imajını gösteriyor. Kadınlar sadece cinsel bir obje olarak görülüyor. Çok aşağılayıcı bir dil bu, zihniyetin değişmesi çok önemli.

8 Mart’a giderken programınız nasıl?

Federasyonumuzun özel bir 8 Mart programı yok. 8 Mart aslında bir hatırlama, kadın mücadelesinin, talebinin kabul edilmediği ama bu uğurda ölümlerin olduğu bir gün. Bu anlamıyla da hatırlatmak amacıyla bir şeyler yapmak lazım. Ben hayatımın 32 yılını bu mücadele içerisinde geçirmiş bir insanım, federasyon 76’dan bu yana çalışıyor. Dolayısıyla sadece bir gün değil, biz 365 günün hepsinde mutlu olduğumuz, halay çektiğimiz, yemek yediğimiz mutlu günler görmek istiyoruz.

Son olarak eklemek isteyeceğiniz bir şey var mı?

Çok teşekkür ederim. Zihniyet dönüşümünü çok önemsediğimi söylemek isterim. Bu 8 Mart’ta federasyonun özel bir etkinliği yok ama ben 29 Mart’a kadar yurt genelinde birçok yerde konuşma yapacağım. Özel sektörü bu farkındalığın içine alabilmek, yerel yönetimlerin bunu içine alarak politika üretmesini sağlamak ve bireysel kurumlar dediğimiz daha üst seviyede hak arayıcı kurumlar, sivil toplum örgütleri değil ama toplumda bir şeyler yapmak ve yaratmak üzerine çalışan sivil toplum örgütlerine de farkındalık arttırma adına emek vereceğiz ki bu farkındalık günden güne bizi zihinsel dönüşüme götürsün. Çünkü zihniyet dönüşümü dilde başlar.

Yorumlar (0)
14
parçalı az bulutlu