25.05.2022, 08:39

Bir umudum Haziran’dan, bir de iğdelerden

Mayıs’ın bilmem kaçı, Haziran’a vardık varıyoruz. Az sonrası iğde kokuları saracak tüm benliğimizi...

Ne Itri’dir Haziranlar, Temmuz’lar değil mi? Ama bir o kadar da tarihin acı kokusuyla dolu içleri...

Nazım ustadan, 2 Temmuz’a varıncaya...

Temmuz demişken, acısıyla hala kanatan bir aydır. Ama birliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz halde birbirimizi anlayamadığımız bugünlerde hayata kırgınım da...

Ne oluyor bu kadim topluma...

O kadar çabuk harcanıyor, insan ve güzel olan her şeyi harcıyoruz ki, kalmadı daha insana dair bir umudum...

Dalgalara göğüs germiş olanları, eşit olmayan savaşlarda fırtınalarla çarpışanları nasıl da linçliyoruz sosyal mecralarda...

Metnin bütünlüğü, sözün özünü, anlamadan kıvılcım olup yakıyoruz...

Oysa; bilinen, görünen gerçekliği, düşünceleri ifade etmemeyi seçmek, içinde çoğu kez plan ve beklenti barındıran stratejik bir tercihtir...

Aksine dürüstlük; hiçbir korkuya esiri olmadan, yargılanmak, sevilmemek ve kabul görmemekten korkmadan kendimiz olmak...

Sevilmek ve kabul görmek “koşullar” la oluşturuldukça, insan ya “masumiyet” ini kaybetmeyi göze alıyor vazgeçiyor her şeyden ya da masumiyeti adına yalnızlaşıyor geçemiyor kendi olmaktan...

Eskiden kitabın ortasından konuşmak diye bir şey vardı ve bu konuşanlar okurlardı. Eleştirileri haklılık dolardı...

Şimdi; değil ortası, kapağından konuşup yanına çoğunluğu alan, anlam ve bağlamdan uzak, adına eleştiri deyip karşıyı linçleyen bir kültüre doğru koşuyor...

Oysa;

“Savaş bir halk sağlığı sorunudur” diyenler ceza aldığında, muhalif kurumlar kapatılıp, yüzbinler KHK’yla atılıp, AHİM kararları uygulanmadığında susarken biz; ötekiliği göze alan, insan hak ve onur mücadelesi verirken yargılananlar vardı...

Ama sadece “olası gerçeklik ihtimalinden” bahsederken ifade biçiminde kusur bulduk diye nasıl da ağır eleştiriyoruz onları...

Mesela üç beş gün öncesi, haklı tepkiyle birçok güzel yürek “müzik evrenseldir” dedi ve “Dar Hejiroke” söyledi...

Ne güzeldi? Ama aynı dilde eğitim verilmediği gerçeğini haklı tepkilerimiz değiştirebildi mi?

Gerçeklerden bu kadar kopuk, toplum kodlarını bu kadar mı unutmuşuz ki, cevvalce harcıyoruz insanları...

Doğrudur, tepkiler kıymetlidir ama eleştiriler de hakça yapılmalı...

En nihayetinde etten kemikten bir insan, dayanamıyor ve haksızlığa, açlığa tepki veriyor...

Makul zeminde tepkidir değildir elbette tartışılır demeden, linç timleri hazır, atılsın, satılsın bin bir kafadan ses çıkıyor...

Karşının duygularını anlamak hariç her şeye varız...

Bir yavrucan, daha 16’lı yaşlarında sevgiliyle bir parkta bedensel bir etkileşim yaşıyor...

Kamu görevlileri görüyor. Görmekle kalmayıp videoyla çekiyor, yetmiyor kişi hak ve özgürlüğünü ihlal ile yayınlıyor…

Sonuç mu?

Aileyle başlayıp sosyal medyada biten karalama da ahlak ilkesine takılıyor, linç yiyor. “Özür dilerim” diyor “intihar” ediyor...

Oysa karalama yerine; gençler, normlarıyla birlikte toplum diye bir kavram var ve bu kavram birbirimizden farklı yaşam şekillerine de saygı duymayı önceler. Bu davranış sağlıklı gözükmez, özel bir alan gerektirir deseydik onarıcı olmaz mıydı? Bir evlat ölmemiş olurdu.

Peki, şimdi toplum ahlakımız kurtuldu mu? Klavye başında kastığımız duyarlar rahatlattı mı ruhumuzu?

Doğru, hassasiyet. Fakat o da çift taraflı olmalı, insan ve hukuku olmalı ortak paydası...

Artık linç bir kültüre dönüşmeden, birlik olup tam da bu noktada buluşmalı. Konuşup tartışmalı ama linç gibi geri dönülmez eylemlerden kaçmalı...

Ki, yanlıştır yapılır, ifade bazen bilmeden kusura kaçandır. Gönül koymuş, kırılmışsak tepki vermeli ve fakat, empati diye bir şey var onu da hatırlamalı...

Hani o karşıdakinin yerine kendimizi koyduğumuz, neden sonuç ilişkisine bütünsel bakan algımız...

Evet, Mayıs’ın bilmem kaçı, bu aralar umutsuzum içimde insana inancım kalmadı...

Dağın öte yüzü güneşe bakar mı? Bilmem ki güneşle sohbete varır mı?

Zira bugünlerde şairin dediği yerde, kırgınım ayağımdan saç telime...

Bir umudum varsa o da Haziran’da. Geç kalınmazsa eğer bir de kokusuyla sarmalayacak, yemişteki iğdeler de...

Yazar hakkında:

Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

Yorumlar (1)
Cavid Gök 1 ay önce
Kaleminize sağlık.
19
açık