06.08.2022, 10:45

Bir bakanın altın rüyası ve Örencik’ten yükselen çığlık

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank… Sık sık altın madenlerini ziyaret ediyor… Sömürge madenciliğini, yağma-talan madenciliğini öven, yere-göğe sığdıramayan bir bakan…

Son olarak Çanakkale’de, Lapseki’nin tepesine kâbus gibi çöken Nurol Holding’e ait altın madenini ziyaret etmiş… Çanakkale bölgesinde TAHMİNLERE GÖRE 80 ila 100 milyar dolarlık altın varmış… Bakan, “Elzem, asla toprak altında bırakamayız” diyor. Siyanürlü-sülfürik asitli yıkım merkezlerinin sırtını sıvazlıyor…

Bakan Varank daha dün Kazdağları’nın yamacında yaşanan Alamos Gold faciasını ve bir çırpıda kesilen 347 bin ağacı unutmuş görülüyor…

Lapseki’de bu sene 3,5 ton altın üreteceklermiş…

Diyor ki Bakan Varank, “2000 yılından sonra madenlerimizin MİLLİLEŞTİRİLMESİ politikası çerçevesinde yıllık 42 ton altın üretimi gerçekleştiriyoruz.”

Centerra Gold, SSR Mining, El Dorado, Zenit, Rio Tinto, Teck Recources, Stratex-Oriole sanırım bunlar yerli firmalarımız… Ayrıca millileştirince ne oluyor? Nurol, Koç, Koza milli olunca yağma-talan ve ekokırım normal bir şey mi oluyor!

ABD, Kanada ve Avrupa’da bu işler yapılıyorsa bizde de bunların önünün açılması gerekiyormuş… Karşı çıkanların da siyasi saiklerle hareket ettiğini söylüyor sayın bakanımız…

HİLELİ GEREKSİNİM

Önce şunun altını kalın olarak bir kez daha çizelim. Altın dediğimiz sarı metal HİLELİ BİR GEREKSİNİMDİR. Yani gerçekte ihtiyacımız olmadığı halde özellikle bizim gibi üçüncü dünya ülkelerine EN BÜYÜK İHTİYAÇ, GÜÇ VE GÜZELLİĞİN SEMBOLÜ, YATIRIM ARACI gibi pazarlanan bir metadır.

Altın madenciliği kaçak nükleer reaktör çalıştırmak kadar ahlak dışı görülen bir madenciliktir. Neden olduğu çevresel felaketler AĞIR ÇEKİM SOYKIRIM olarak adlandırılmaktadır.

Avrupa Parlamentosu 2010 yılında siyanürlü altın madenciliğinin yasaklanması için bir karar aldı. Almanya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti ülkelerindeki altın madenciliğini tamamen yasakladı.

Bakınız anlatacak çok şey var, “ALTIN ÖLÜM” ve “ALTIN GİRDAP” kitaplarımızda uzun uzun anlattık. Burada şimdi fazla detaya boğmak istemiyorum.

Oynanan çok tehlikeli bir oyundur. Dünya küresel iklim krizini yaşarken, koronavirüs gibi salgınlarla sarsılırken ve bilim insanları, “Ormanlarınızı, dağlarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı, su kaynaklarınızı ve köylerinizi koruyun” diye bas bas bağırırken tam tersini yapmak akıl işi değildir.

Bir yandan “PARİS İKLİM ANLAŞMASINI İMZALADIK” diye şovlar düzenlenirken, diğer taraftan Türkiye’nin bütün dağlarına, ormanlarına, köylerine, tarım alanlarına yönelik sistemli bir saldırı söz konusudur. Tarım bakanları kendi vatanından umudunu kesmiş, Venezuela’da, Afrika’da tarım ve hayvancılık yapmak için projeler geliştiriyor, araziler bakıyor. Bu işin hiç de öyle görüldüğü gibi kolay olmadığı, milyarlarca doların hesapsız-kitapsız-plansız ve yerel halkları hesaba katmadan yapılan projelerle heba olduğu bilinen bir gerçektir. (Daha fazlasını anlamak için Fred Pearce’in Land Grabbings (Toprak Yağması) kitabını öneririm)

EĞRİGÖZ’DEN YÜKSELEN ÇIĞLIK

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, Lapseki’de siyanürlü-sülfürik asitli madencilik güzellemesi yaparken 200 kilometre ötesinde Eğrigöz Dağı’nda bir başka yağma-talan için çalışmalar devam ediyor. İş-istihdam-ekonomi nakaratları ve ‘şöyle kalkınacaz-böyle kalkınıcaz’ masallarıyla Avcılar Köyü halkının bir bölümü arazilerini sattı. Maden şirketi, Örencik Köyü sakinlerini de topraklarını bırakmaya ikna etmek için çok uğraştı ancak halk arazilerini satmayı kabul etmeyince “ACELE KAMULAŞTIRMA KARARI” verildi.

İlk etapta 11 bin karaçam, kızılçam, meşe, ladin vs ağaçlar kesilecek. Örencik, Avcılar, Gürepınar, Çobanlar, Kavaklı, Kışla, Soluğanlar gibi köylerde yaşamak hem zorlaşacak hem de riskli hale gelecek.

Ardından bölgenin yaşam kaynağı olan Eğrigöz param parça edilecek. Ormanlar, meralar, yaylalar, su kaynakları bir daha gelmemek üzere yok edilecek. Eğrigöz Dağı, bölgedeki en az 40 köyün su ihtiyacını karşılıyor. Dereleriyle Emet Çayı’nı besliyor.

https://youtube.com/shorts/GbpQtOpJ_Wk?feature=share

Peki ne için? Kim için? Vatandaş için olmadığı kesin. Onlara sunulan tek seçenek ellerine sıkıştırılan üç beş kuruşu alıp yerlerini yurtlarını terk etmeleri. Üretimden, tarımdan koparılıp şehirlerin çeperlerinde edilgen nüfusa bir halka daha eklemeleri öneriliyor.

Vatandaşın canını, malını, köyünü, toprağını, yaylasını-merasını-ormanlarını koruması gereken devletin kendisi bugün bu alanlara saldırıyor; saldıranlara teşrifatçılık yapıyor. Devleti yönetenler milletin yaylalarını-meralarını, ormanlarını, dağlarını ve su kaynaklarını satılığa çıkarmış durumda.

Türkiye’nin her yerinde aynı manzara. Kaz Dağları, Canik, Munzur, Toroslar, Madra, Murat Dağı… İhale üzerine ihale yapılıyor. Afyon, Denizli, Burdur, Muğla yöresinde yolculuk yaparken artık etrafa bakmaya korkuyorsunuz. Başınızı hangi tarafa çevirseniz çevirin param parça edilmiş dağlar, kurumuş göller, çölleşmiş araziler size çarpıyor. Neymiş mermer madenciliği yapıyormuşuz. Taş ocaklarını söylemeye bile gerek yok. Beton ekonomisinin bir sonucu olarak delik deşik edilmeyen dağımız kalmadı.

Peki neden özellikle altın madenleri üzerinde duruyoruz? Çünkü altın madenciliği yarattığı doğal tahribat açısından diğer hiçbir madenciliğe benzemiyor. BİR TON DORE ALTIN YANİ HAM ALTIN İÇİN TAM BEŞ MİLYON TON TAŞ-TOPRAK-KAYA doğanın bağrından sökülüp un ufak ediliyor ve ardından üzerine siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları boca ediliyor. BİR TON DORE ALTIN İÇİN BİN TON SİYANÜR KULLANILIYOR.

Ayrıca açık alanlarda ayrıştırmada kullanılan sodyum siyanürün PH (asitlik-alkalilik) değerinin sürekli olarak 10’da tutmanız gerekiyor. Çünkü asidik ortamda sudyum siyanür (NaCN) bozulur ve hidrojen siyanüre (HCN) dönüşür. Bu gazsa son derece öldürücüdür. Ancak ani ve yoğun yağışlar nedeniyle bunu başarmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Ama bunu başarsalar bile kullanılan siyanürün en az yüzde 15’i hidrojen siyanür gazı olup havaya yayılıyor.

SULAR ZEHİRLENİYOR

Altın madenciliği bölgesindeki su kaynaklarını sünger gibi emer ve zehirler. Su olmadan siyanürlü altın madenciliğini yapamazlar. Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nde neredeyse Erzincan ilimiz kadar su kullanılmaktadır. Yılda 11 bin ton siyanür, 122 bin ton sülfürik asit kullanılmaktadır.

Kazdağları’nın yüzde 79’u altın ağırlıklı olmak üzere maden bölgesi ilan edilmiştir. Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü, Kütahya’nın yüzde 91’i, Artvin’in yüzde 71’i, Muğla’nın yüzde 59’u madenlere ruhsatlı. Antalya ve İzmir gibi turizmin kalelerinden olan Muğla’da ihale, arama ve işletme aşamalarında Bin 449 maden ruhsatı dağıtılmış durumda. Tekirdağ ve Kırklareli’nin korunan alanlarının yüzde 83’ü, Tokat muhafaza ormanlarının yüzde 84’ü madenlere ruhsatlı. TEMA’nın uydu görüntülerine dayanarak yaptığı çalışmaya göre ise Antalya-Burdur-Isparta hattındaki 950 bin hektarlık alanda 571 adet taş ocağı saptandı. Zonguldak ve Bartın’da her iki ilin yüzde 72’si, korunan alanlarının yüzde 71’i, önemli doğa alanlarının yüzde 61’i madenlere ruhsatlı.

Yasa KORUNAN ALAN diyor, TABİATI KORUMA ALANI diyor, SİT ALANI deniyor adam maden ruhsatı veriyor. Bu nasıl bir şeydir. Bu nasıl bir akıldır.

BETON BAKANLIĞI

Devlet yanlışa izin vermez diyen vatandaşların devletin kurumlarının ne hale düşürüldüğünden haberi yok. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı beton bakanlığına dönüştürülmüş durumda. ÇED raporu dedikleri parayla satın alınan bir anlaşılmaz veriler ansiklopedisi. Ne kadar para verirsen o kadar ortaya karışık bir rapor hazırlanıyor. Nasılsa kimsenin sorduğu, incelediği yok. Vatandaş sesini yükseltirse, dostlar alışverişte görsün mantığıyla bir şeyler yapıyorlar. Sesini çıkaran olmazsa ya da vatandaş ne olduğunu anlayamazsa, “Herkes memnun, sesini çıkaran yok” diyerek film izler gibi izliyorlar. Enerji Bakanlığı darphane gibi ihale basıyor; ihale üzerine ihale yapıyor.

Dağları param parça et, ormanları kes, var olan suları da zehirle sonra da yağmur duası için hocaların peşine düş. Ahmet Akbulut, “Sahabe Dönemi İktidar Kavgası” adlı kitabında bir Müslüman için “akıl”ın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor, “İslâm’ın insanlığa rehberlik edebilmesi için Kur’ani mesajın Müslüman’ın aklı ile buluşması gerekir” diyor ve şöyle devam ediyor:

“Ne iman aklın üstündedir, ne de akıl imanın. Akıl ve iman birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Kur’an’ın muhatabı akıldır. İslam’ı yaşanan hayattan uzaklaştırmanın en kısa ve en kesin yolu, aklı kınamak ve yargılamak olsa gerektir…”

Bugün dini referanslarla ülkeyi yönetmeye çalışanların İslam’ın akıl yönünü hiç dikkate almadıkları acı bir gerçek.

Yazar Hakkında

İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve "Altın Girdap" kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

Yorumlar (0)
26
açık