12.09.2022, 13:16

Adaletsiz kalkınma2: Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar

Geçen hafta yazıyı bitirirken Bertholt Brecht’in “Gaddarlık, gaddarlıktan doğmaz; artık gaddarlık olmaksızın yapılamayacak iş anlaşmalarından doğar.” sözlerini hatırlatan kimi veriler kullanmıştım.

https://www.medyaport.net/adaletsiz-kalkinma-fakruzaruret-icinde-gonullu-kulluk-makale,33289.html

Dönüp bakmayın diye buraya iliştiriyorum: Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde, yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

Daniele Guerin’in Faşizm ve Büyük Sermaye kitabındaki “…devlet öncelikli olarak işçi sınıfını hedef alır; ücretleri düşürmeye, sendikaları ortadan kaldırmaya, grev hakkını engellemeye ve işverenlerin mutlak egemenliğini yeniden inşa etmeye çalışır. Kapitalizm karşıtı eğilimleri zararsız yönlere itmek için güç kullanmanın yanı sıra demagojiye de başvurur.” sözlerini yukarıdaki paragrafla yeniden okuduğunuzda aklınızdan geçeni söyler misiniz?

Guerin bahse konu kitabında “Burjuva demokrasisi kapitalist çıkarları hukukun üstünlüğü yoluyla güvenceye alamaz hale gelince faşizmi kullanmıştır” da diyor. Peki sizce Guerin haklıysa bizi bundan sonra ne bekliyor?

Erdoğan’ın özellikle 2018 sonrasında mutlak güçle bezenmiş iktidarında “özerkliğini koruyabilen” kesimler kimler? Pandemide işçiler kimler için fabrikalara, inşaatlara, konteynırlara hapsedilmişti? OHAL’de grevler kimin için yasaklanmıştı hatırlıyor musunuz? Erdoğan iktidarında karlarına kar katanlar büyük iş çevreleri değil miydi?

Yoğunlaşan krizle artan işsizlik, eşitsizlik; artan iş yükü ve çalışma saatlerinin uzaması, yoksullaşma, dışlanma, evsizlik ve keskin ekonomik çöküşle sosyal refahın azaltılması, emeklilik ve sağlık hakkının geri alınması, örgütlenme çabalarına baskıyla engel olma; kişisel- kamusal özgürlüğün ve demokratik hakların erozyonu AKP’li iktidarın işçi sınıfı ve halk üzerindeki otoriterlik organizasyonunda önemli aşamalar değil miydi?

Hakikaten “gaddarlık” neyden doğar, sevgili okur? “Sermayenin acımasız hakimiyeti için zorunlu” mudur?

Bizdeki iktidar da Batı kapitalizmine karşı kıyamet koparıyor görünse de büyük iş çevresinin, büyük uluslararası tekellerin Erdoğan’ın yükselişine desteğinin, ( faşizmin kapitalist çıkarlarla bağını düşününce) Erdoğan’ın içinden çıktığı ideoloji ile bugün durduğu yer arasında organik bağını kurabilir miyiz?

24 Ocak Kararları’nın başbakan yardımcısı Kenan Evren’in başbakanı Turgut Özal’ın fikirlerinin takipçisi olduğunu her fırsatta dile getiren Erdoğan’a bakınca “fikirlerinin iktidarda” olduğunu düşünmek yanlış mı?

“12 Eylül, iktidar manyağı birkaç generalin işi değildi, hele hele liberal masalda anlatıldığı gibi, devletin topluma karşı yaptığı bir darbe hiç değildi. 12 Eylül, Türkiye işçi sınıfına karşı yapılmış bir sermaye darbesiydi, sermaye vesayetini mutlaklaştırmak için yapılmıştı. Cuntacılar darbenin hemen ardından bütün sendikaları kapattılar, bütün grevleri yasakladılar, ücretleri dondurdular, dönemin sermayedarlarından birinin ifadesiyle, gülme sırası patronlara gelmişti.

32 yıldır, işçiler, çalışanlar, yoksullar ölür ve sermaye gülerken darbe, intihar eden annelerin ve öğretmenlerin, yanan, boğulan, göçük altında kalan işçilerin ölü bedenlerine vurulmuş sermaye damgasının adıyken, 12 Eylül yargılanıyor, öyle mi?” diye yazmıştı bundan 10 yıl önce Fatih Yaşlı. 12 Eylül’ün üzerinden 32 yıl geçtiğinde bir şey değişmemişti işçiler, yoksullar, ezilenler için; 42 yıl sonra da yine değişen bir şey var mı?

Sorular uzar; ama galiba yine tüm cevaplar, “siyaset ekonominin yoğunlaştırılmış ifadesidir, ekonomik çıkarları güvenceye almanın nihai aracıdır” diyen Lenin’de...

La Boetie’yi de yeniden analım burada: “Her şeyin tek bir kişiye ait olduğu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığın bulunduğuna inanmak zordur.”

Bu yüzden tek bir kişinin, ülkenin yazgısı üzerinde kendine belirleyici rolü biçtiğinde toplumun yaşadığı keskin, yoğun ve geri dönüşümü zor bir yoksulluğa, hak gaspına, hakkaniyetsizliğin kurala dönüşmesinin çaresizliği eşlik eder.

Aslında hepsinin toplamı adaletsizliktir. Yoksulluktan çalışarak, üreterek, üretilenden hak edileni alarak çıkabilirsiniz.

Ama tek adamla yönetilen bir ülkenin yoksuluysanız, “kolay hayatın” sadece “gaddarla iş anlaşmaları” olan azınlıktaki bir sermaye blokunun tekelinde olduğunu görür ve ne yaparsanız yapın, “içine düştüğünüz çukurdan” çıkamayacağınızı bilirsiniz. Bağlamından kopardığım şarkı sözüyle söylersem, “kayıtsız bir razı oluş başlamıştır.” Geçen hafta yazıda epeyce üzerinde durmuştuk; la Boetie buna 450 yıl önce ad koymuştu: “gönüllü kulluk.”

Gönüllü kulluk oluşturmada iktidarın paternalist- popülist yüzüyle kitleye sunduğu maddi çıkarların da payı olduğunu da belirtelim. Kitlelerin ona akın etmeleri için onların yarına ulaşmak için bugünden geçmek yerine daha kolay bir biçimde geriye gidecekleri o eski güzel şeyleri resmedecek, ilham verici sözlerle yeni bir yaşam vaad edecektir. Yani otoriterlik çok katmanlı, çok yüzlü…Her kılığa girebiliyor.

Kanıp kanmama için Gramsci yol gösteriyor: “Yanılsama kolektif bilinçteki en inatçı zararlı ottur; tarih iyi bir öğretmendir ama şu anda hiç öğrencisi yoktur.”

2500 YIL SONRA OSTRAKİSMOS

İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında, dünyayı bir yıkıma sürükleyen faşizm dalgasının yorumları arasında yer alan Führer Devleti Teorisi, Hitler’in hiçbir şeyden şüphelenmeyen Alman halkı tarafından oy verilerek kurulduğunu söylüyordu.

Weimar Cumhuriyeti sonrasında yaşananlar bunu izaha yetiyor. Sermayenin ihtiyaçlarının karşılanmasına göre düzenlenecek, emeğin daha fazla sömürülmesine yönelik bir siyasi organizasyonun yapılması elzemdi. Büyük sermayenin otoriter devlet ihtiyacı için bir ittifak gerekiyordu, en ideal adaylardan biri Hitler’di.

Konu üzerinde kafa yoran herkesin vardığı sonuç özgürlüğün yok oluşu ile otoriteryan iktidarların yükselişinin paralel olduğu. İster seçimle ister darbeyle bir iktidar hegemonyasının kurulması ve “özgürlüğün anısının” tümüyle unutturmasıyla, gönüllü kulluk olgusu da yerleşik bir hal alıyor. “Kararlı bir şekilde izlenen güç siyaseti” ile güçsüz, bölünmüş, kendiyle didişen işçi sınıfı ve halk yörüngeye girip orada kalıyor.

İspanyolların çoğu Franco’yu çok severdi.

Nasır’ın iktidarı bırakmaması için Mısırlılar sokaklarda göz yaşı döküyordu. 82 anayasası yüzde 97 evetle geçmişti. Biz, “öküzümüzü hançerleyen” birine “reisimiz” diyoruz.

Muhalefetin önünü almayı, olmuyorsa rotasından şaşırtmayı amaçlayan otoriterlik güdüsünde 2010 anayasa referandumundan sonra siyasallaşan yargı, 2016’dan sonra yeniden dizayn edilerek Erdoğan’ın yeni hükümet sistemi ile bütünüyle bir operasyon timine, iktidarı için sorunsuz işleyen bir öğütme aygıtına dönüştü. Totoliter rejimlerde memurlar, liderlerin sadece emirlerini değil, niyetlerini de uygular sözünü hatırlatırcasına…

Süreklilik halindeki olağanüstü halde neredeyse tüm muhalefet, iktidar aparatları ve içişleri eliyle her türlü hainlikle kriminal ilan edildi. Agresif medyanın hedefe koyduğu kişi ve kurumlar dışında iktidar trolünün ağzından Erdoğan’ın kendisine teşekkürünü duydu bu memleket ahalisi. Erdoğan’ın kendisine iletilen mesajında söylediği “yav böyle yapacaksın, bize zemin hazırlayacaksın ki biz hamle yapalım” sözlerinde bugün yaşadıklarımızın anlamını, esasını kavrıyoruz.

Bir parantez: Aynı trol 9 Eylül kutlamaları için de “kıçlarından kurtuluş uyduruyorlar” da dedi geçen gün, istikamet aldığı kılavuzundan esinlendiği belliydi. O da “keşke Yunan galip gelseydi” demişti.

Parantez öncesine dönersek; Erdoğan rejimi apaçık partizanlarıyla otoriterliğin önündeki bütün bariyerleri yıkmış olmasına rağmen kendini bugün “demokratik biçimini koruyan”, demokratik bir sürecin ve milletin de koruyucusu olarak tanımlıyor.

Bundan 42 yıl önce tam da bugün yapılanlarla yaşadıklarımız arasında toplama çıkarma yaparken, tarih hep ileriye akarken o günün ardılları, bugün öncüllerini aratmıyor. “Ezilenlerin trajedisi bize içinde yaşadığımız olağanüstü halin istisna değil kaide olduğunu gösterir” diyen Walter Benjamin’in kulakları çınlasın.

Bugünkü siyasi müktesebatı ile sermayenin bir aracı haline gelmiş iktidar, her kurum ve herkes üzerinde baskı kullanarak ömrünü uzatmaya çalışsa da kaçınılmaz sonu bellidir. Başlangıçta siyasi ikbali ile devleti özdeşleştirdiğinde, kendi çöküşünü devletin çöküşüyle eşitleyen her otoriter gibi ezel ebed iktidarı alın yazısı sanmak faydasız.

Hüsnü Mübarek de devrilmeden önceki son basın toplantısında Mısırlılar ya beni ya kaosu tercih edecekler demişti. Mısırlılar onun üzerine bir Mursi ve Sisi gördü.

Antik Yunanda Atinalılar aşırı güçlenen ve despotizm eğilimli olan birilerinin demokrasi için tehdit haline geldiğini düşündüğünde ya da kamusal görevlere yapılan atamalarda kayırma ve kollamanın önüne geçmek, liyakat esasını öncelemek için “ostraka” adı verilen çanak-çömlekleri bir oylama aracı olarak kullanmış; diktatör namzeti gördükleri, despot olma potansiyeli olan yöneticilerden kurtulmak istediklerini 10 yıl süreyle sürgüne göndermeye başlamıştı. Ostrasizm- ostrakismos denilen, halkın demokrasiyi korumak için kurduğu savunma mekanizmasına ilişkin sistemin uygulanmasını tarihçi James Sickinger “negatif popülerlik” olarak tanımlıyor.

Agora meydanına toplanan halk, demokrasileri ve kamusal düzen için tehdit olan, kendileri için tehlikeli olduğunu gördükleri kişilerin adlarını ostrakalar üzerine yazıyor, 6 bini bulan oyla istenmeyen kişi ilan edilen “diktatör namzetlerini”, 10 yıllığına sürgüne gönderiyordu. Ostrasizm, site devletinde kontrol edilemeyecek kadar güçlenen kişilerin demokrasi üzerindeki tehdidini ortadan kaldırmak için uygulanan bir “anti-tiran yasasıydı.”

Kleisthenes’in MÖ 500’lerde yürürlüğe koyduğu ostrakismos yasasından 2500 yıl sonrasında bugün biz de bir “ostraka” üzerine bir isim yazma arifesindeyiz. Bugünlerde adayın adı üzerinde koparılan kıyametlere, tartışmalara rağmen bir noktada aklımız net. Belki kimi seçeceğimizi bilmiyoruz; ama kimi seçmeyeceğimizi biliyoruz. Belki kimi istediğimizi bilmiyoruz; ama kimi istemediğimizi biliyoruz.

Erdoğan için de hakikat anı geliyor. Kendini yok edilemez kudreti veya sınırsız döngüsüyle sürdüren “ouroboros”, kuyruğunu yemeye başladı ve bu kez yeniden başa dönemeyecek.

Onun iktidarı bittiğinde memleketin çok daha huzurlu, adil ve güzel bir yer olacağına inanan milyonlar var. “Atama yoksa oy yok” diyen öğretmene “o oy senin olsun. Sen vermen gereken yere ver. Bize kimin oy vereceği belli. Sen kendine sakla” dediği günler çok gerilerde kaldı.

Halkın parçalanmış, bölünmüş, dağılmış olduğu için bir eylem gerçekleştiremediği günlerde değiliz; tek bir beden gibi hareket ettiği ender zamanlar yaşıyoruz.

“Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar bitti, gelecekteki daha iyi bir yazgıya hazırlanılan zamanlardayız.”

42 yıl önceki askeri darbeyle yönetimi ele geçiren Evren’in ruhu başka bedenlerdeyken, belki farklı yol ama benzer yöntemlerle tatbik edilen rejim önümüzde dururken, bugün seçimle gelen otokrasiye karşı ostrasizm bize 2500 yıl sonra bir şey söylüyor.

Bizim ostrakamızda, “şatafatlı ve lüks hayat tarzı nedeniyle pek çok kişi tarafından nefret edilen Atinalı Megakles’e emsal bir isim çoktan yazıldı.

Özgürlüğün baskı üzerine zaferi gerçekleşmek üzere…

Bitirirken…Bugün 12 Eylül… Karanlığından kurtulmak için çalıştığımız takvimin utanç sayfası…

Ama en acımasız politikaların adı olmuş; işkencelerin, idamların, infazların, kayıpların tarihini demokrasiyle ve adaletle sileceğiz.

Yitirdiklerimizin anısını selamlayarak, sözü Haydar Ergülen’e bırakayım.

“sen gittin bu sokaklar durmadan aktı

kentin dingin sularından kovuldu sevincimiz

bir çürümüş güller balosuna dönüştü şenlik

yüreğimden yol alan bir erinç besledimdi oğul

ben seni çağıltılı bağbozumlarında bekledimdi

(…)

vurulmuş bir ceylan indirdiler bu sabah dağdan

yüzünde yorgun bir güzellik yaşıyor gibi

yakamdan düşmeyecek ah bekleyişin kederi

gel artık ömrümü seninle bildimdi oğul

ben seni kimseler beklemezken bekledimdi.”

Yorumlar (0)
19
açık